|
12
Aralık 2005
Muharrem ÖZDEMİR
Gelir İdaresi Başkanlığı
Vergi Denetmeni
denetmen47@yahoo.com
VERGİ
HUKUKUNDA KIYAS YASAĞI VE YORUM (*)
I-VERGİ HUKUKUNDA KANUNİLİK İLKESİ
Mali idare ile vergi yükümlüleri
arasındaki ilişkileri vergi hukuku
düzenler. Devletin hükümranlık gücü ile vergi salması hiç şüphe yok ki devlet-yükümlü
arasındaki denge ibresini devlet lehine bozmaktadır. Bu anlamda vergi hukukunun
kamu hukuku içindeki yeri sağlamlaşmaktadır. Yüzyıllar boyu vergi devletlerin
olmazsa olmaz gelir kaynağı olmuş bu durum alacaklı devlet için nimet, külfet
tarafını ise ödevli üslenmiştir.
Bu
nimet-külfet terazisinin adaletli mekanizma tarafından korunması bir
zorunluluktur. Tarihsel gelişmeler içinde bakıldığında vergi hukuku anayasal
gelişmelerle beraber anılır olmuştur. Verginin yasallığı ilkesi demokratik
mücadelenin sonucu olarak uzun bir tarihi süreç içinde bugünkü anayasal yerini
ve boyutunu kazanmıştır. Vergi koyma yalnızca parlamentoya ait olan devredilemez
bir yetkidir. Çok eski anayasal belge olan 1215 tarihli Magna Karta Libertatum’da
bile hükümdarın vergi koyma
yetkileri/gücü sınırlandırılmıştır. Vergilendirme yetkisininin en sağlam
güvenceye alınması güçler ayrımı dengesinin yasama erkine bırakılmasının en doğru
yol olacağı muhakkaktır. Ceza Hukukundaki "Nullum crimen nulla poena sine lege([1])
= Kanunsuz suç ve ceza olmaz=" ilkesi([2])
vergi hukunda “yasasız vergi olmaz ilkesi” ile özdeştir. Çünkü vergi=kanun
eşitliği var desek hiç yersiz olmaz. Vergi ceza hukuku,vergi icra hukukunun ceza
hukukuku ile iç içeçiliği de bu yaklaşımı doğrulamaktadır
.Bu paralelde Vergi
mevzuatının bazı suç ve cezaların Türk Ceza Kanundaki hükümlere göre kovuşturulmasına
dair hükümleri mevcuttur([3]).
Vergilendirme yetkisi kural olarak,
yasama organı tarafından kullanılır. (An. Mad. 73) Bu Kural, vergilerin ancak
kanunla konulması, değiştirilmesi ve kaldırılması, bu konularda yürütme ve
yargı organlarının yetkisiz olmaları anlamını taşır. Vergilerin kanuniliği
ilkesi yalnız vergi alacağının öğelerinin kanunla konulmasını değil, vergiden
doğan ödev ve usul ilişkilerinin de kanunla düzenlenmesini gerektirir.
1982
Anayasasında da vergi ödevini siyasal haklar ve ödevler bölümünde düzenlenmesi
de bunu göstermektedir. 73’ncü maddesinin birinci fıkrasında “Herkes, kamu giderlerini karşılamak üzere mali gücüne
göre vergi ödeme yükümlülüğüne (Genellik, Eşitlik ve Mali Güce Göre Vergi
ödeme İlkeleri),
ikinci fıkrasında ise
“vergi yükünün adaletli ve dengeli dağılımı, maliye politikasının sosyal
amacı” olduğuna üçüncü fıkrasında vergi,resim, harç ve benzeri mali yükümlülükler
kanunla konulur, değiştirilir veya kaldırılır(Yasallık İlkesi). Vergi, resim, harç
ve benzeri mali yükümlülüklerin muaflık, istisnalar ve indirimleriyle
oranlarına ilişkin hükümlerinde kanunun belirttiği yukarı ve aşağı sınırlar
içinde değişiklik yapmak yetkisi Bakanlar Kuruluna verilebilir”hükmü caridir.
Vergilerin
yasallığı bu şekilde anayasal güvence altına iken Bakanlar Kuruluna da belli
sınırlar içinde müdahale yetkisi de verilmiştir. Ancak bu yetkinin Maliye
bakanlığı tarafından kullanılması dahi mümkün değildir. Bu bağlamda Anayasa
Mahkemesinin bir kararında bu yetkiye
değinilerek” Bakanlar
Kurulu'na verilen bu yetki, vergi, resim, harç ve benzeri mali yükümlülüklerin
kanunla konulup değiştirilebileceği ilkesinin, çerçevesi Anayasa ile
belirlenmiş bir istisnasıdır. Anayasa ile Bakanlar Kurulu'na verilen bu yetkinin
yürütmenin başka bir organına verilmesi mümkün değildir([4]). Yürütme
erkine (Bakanlar Kuruluna) bu sınırlı çerçevede verilen yetki ilk bakışta eleştiri konusu yapılsa da düzgün düzlemde düşünüldüğünde gerekliliği anlaşılmaktadır. Ekonomik
programların uygulayacısı olan hükümetlerin/Yürütme Erkinin gerekli zamanlarda
müdahale ederek oranları düşürmek ve artırmak suretiyle güdülen ekonomik
hedeflere ulaşılmasında ve ekonomik konjoktüre göre çıkış kapılarını aralayacağı muhakkaktır.
Makalemizde buraya kadar yaptığımız açıklamalarından da anlaşılacağı
üzere vergide yasallık ilkesinin temel
tezi karşısında vergide kıyas yolunun varlığını düşünmek bu temel anayasal tezleri
bertaraf edeceği pek tabi açıktır.
O halde kıyas ve kıyas yasağı nedir?
Bunu açıklayalım.
A.KIYAS
YASAĞI
Hukukta Kıyas,bir
olay hakkında yasada yer alan kuralın,nitelikleri ve kuruluşları ona benzeyen
fakat yasada düzenlenmemiş diğer bir olaya uygulanmasıdır([5]).
Diğer bir anlatımla Kıyas, kanunda öngörülen durumlara ilişkin
düzenlemeleri veya genel ilkelerden elde edilen düzenlemeleri, kanunda
öngörülmeyen benzer durumları kapsamına alacak şekilde genişleterek bu
durumları çözümleme işlemidir([6]).
Kıyas
Yasağının, vergi hukukunun yasallık ilkesi ile sıkı sıkıya olan bağlılığı nedeniyle
vergide kanununilik ilkesine ters düşer. Aksini düşünmek Yasama-Yürütme erki
arasındaki dengenin yürütme lehine bozacağı bir gerçektir.
Bu da Anayasamızın
73’uncu maddesinde kendini bulan Yasallık ilkesini zedeleyecektir. Vergi hukuku
o kadar yasallık ilkesine bağlıdır ki şekli anlamda yasa sayılan Bütçe
Yasasında bile bir mali yılda tahsil edilecek vergilerin C cetvelinde yer
almaması (Ön izin ilkesi) tahsiline mani teşkil edecektir. Oysaki vergi kanunla
konulmuş ve sadece tahsil edilme aşamasında bulunmaktadır. Bu da göstermektedir
ki vergide tek güç yasama erki olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu bağlamda Anayasa
Mahkemesi önüne gelen davada da 2001/34 Esas No’lu ve 2003/2 Kararında([7])”
Anayasa'nın 2. maddesinde Cumhuriyetin nitelikleri arasında sayılan hukuk
devleti, insan haklarına saygılı ve bu hakları koruyucu adaletli bir hukuk
düzeni kuran ve bunu sürdürmekle kendini yükümlü sayan, bütün işlem ve
eylemleri yargı denetimine bağlı olan devlettir. Kişi ve kuruluşların devlete
güven duymaları, maddi ve manevi varlıklarını korkusuzca geliştirebilmeleri,
temel hak ve özgürlüklerden yararlanabilmeleri ancak hukuk güvenliği ve
üstünlüğü sağlandığı bir hukuk devleti düzeninde gerçekleştirilebilir.
Hukuk
güvenliği ilkesi ise, herkesin bağlı olacağı hukuk kurallarını önceden bilmesi,
tutum ve davranışlarını buna göre düzene sokabilmesidir. Zira, ekonomik yaşam
belirlilik ve kararlılık ister. Hukuki
güvenlik, ilkesi vergilendirmenin belirliliğini, vergi hukukunda kıyas yasağını
ve vergi yasalarının geriye yürümezliğini içerir. Yetkilerle güçlendirilmiş
olan hukuk devletinin vergilendirme konusunda gerekli düzenlemeleri gerçekleştirirken
hak ve özgürlükleri koruması, devlete kaynak sağlamak amacıyla hukuksal
ilkelerin yıpranıp yıkılmamasına duyarsız kalmaması ve gelir elde edilmesi
amacıyla hukuk devleti niteliklerinden vazgeçmemesi gerekir.”şeklinde karar
vermiştir.
Anayasa
Mahkemesinin kararında da görüleceği hukuki güvenlik ilkesi,herkesin bağlı
olacağı hukuk kurallarının önceden bilmesi, tutumunu ve davranışlarını buna göre
güvenle düzene sokabilmesi anlamına gelir. Bu ilke vergilendirmede
belirlilik, kıyas yasağı ve vergi yasalarının geriye yürümezliği ilkelerinin
kapsamaktadır. 4721 sayılı Medeni Kanunun([8])
1’nci maddesinde,”Kanunda uygulanabilir bir hüküm yoksa, hâkim, örf ve âdet
hukukuna göre, bu da yoksa kendisi kanun koyucu olsaydı nasıl bir kural koyacak
idiyse ona göre karar verir. Hâkim, karar verirken bilimsel görüşlerden ve
yargı kararlarından yararlanır.” vhükmü yanında aynı kanunun 4’ncü maddesinde “Kanunun takdir yetkisi tanıdığı veya durumun
gereklerini ya da haklı sebepleri göz önünde tutmayı emrettiği konularda hâkim,
hukuka ve hakkaniyete göre karar verir.” hükmü ile hakimin takdir yetkisine değilmiştir.Yargıç önüne gelen meselede
kanuna örf vce adete göre çözüm bulabilecektir. Oysa ki medeni kanununun tam
aksine vergi hukukunda yargıç önüne gelen meselerde vergi ihdas etmek,
kaldırmak ve muaflıklar-istisnalıklar ihdas edemeyecektir. Bu aynı zamanda vergilerin
kanuniliğinin bir başka sonucu olarak da idarenin ve vergi yargısı organlarının
vergi kanunlarının anlamını belirlerken, genişletici yoruma ve kıyas yoluna
başvuramayacakları anlamını taşır. Aksi halde kıyas yoluyla yeni yasama yerine
geçilerek vergi ihdas etme riski doğacaktır.Bu bağlamda, Danıştay 9’uncu
dairesinin 1971/2382 sayılı kararında([9])
Danıştayıın 5237 sayılı eski Belediye Gelirleri Kanununun 30’ncu maddesinde
düzenlenen akaryakıt resmi konuları içersinde belirtilmediği için likitgaz
tüketimi üzerinden bu resmin alınamayacağına hükmetmiştir.Danıştayın bu
kararında vergide kıyas yasağına sıkı sıkıya bağlı kaldığını göstermektedir.
Örnek:
Bilindiği üzere 193 sayılı Gelir
Vergisi Kanununun 37’nci maddesinin 7’nci fıkrasında ticari kazanç elde eden kollektif
şirket ortaklarının kazançlarının ticari kazanç olarak vergilendirileceği aynı
zamanda aynı kanunun 52’nci maddesinde
kollektif şirketler zirai faaliyetle uğraşsalar bile çiftçi
sayılmayacakları, zirai faaliyetle iştagal eden kollektif şirket ortaklarının
kazançlarının da zirai kazanç olarak değil ticari kazanç olarak
vergilendirileceği hüküm altına
alınmıştır. Bu iki kanun hükmünden yola çıkarak yani bir olay hakkında yasada
yer alan kuralın,nitelikleri ve kuruluşları ona benzeyen fakat yasada
düzenlenmemiş diğer bir olaya([10])
uygularsak serbest meslek erbabının kollektif şirketten aldığı payın da ticari
kazanç olarak vergilendirilmesi gerekecektir.
Oysa kanun koyucu zirai ve ticari faaliyette bulunan
kollektif şirket ortaklarının vergilendirilmesinin aksine serbest meslek erbablarının
kollektif şirket şeklinde faaliyette bulunsalar bile elde edilen kazancın Serbest
meslek Kazancı olarak vergilendirileceğini düzenlemiştir (GVK Md.66). Kıyas yolu
ile vardığımız bu sonuç ile kanun koyucunun ortaya koyduğu irade tamamen farklı
olduğu görülmektedir.
B.VERGİ
HUKUKUNDA YORUM
Vergi
hukuku kıyas yasağının aksine yorumla sıkı sıkıya bağlı bir ilişki halindedir.
Hukukta
yorum kanun hükümlerinin açık olmadığı hallerde önem kazanır.
Vergi hukukunda
yorum, kıyasın aksine mali idarece (genel tebliğ, iç genelge, müktezalar) ve
yargı orgalarınca sıkça başvurulan bir yöntemdir. Mali idare ve karar
mekanizmaları kanunilik ilkesinden hareketle ilk önce vegiyi doğuran olayın
hukuki niteliğine bakacaklardır. Kanun hükmünü yorumlarken yorum yöntemlerine
başvuralacaktır. Başlıcaları deyimsel, sistematik, tarihi ve amaçsal yorum yöntemleridir.Vergi uygulamalarında
usul ve esası belirleyen 213 sayılı Vergi Usul Kanununun 3’uncu maddesi “vergi
kanunlarının uygulanması ve ispat” başlığını taşır. Buna göre;
A)
Vergi kanunlarının uygulanması: Bu kanunda kullanılan "Vergi Kanunu"
tabiri işbu kanun ile bu kanun hükümlerine tabi vergi, resim ve harç
kanunlarını ifade eder.
Vergi
kanunları lafzı ve ruhu ile hüküm ifade eder. Lafzın açık olmadığı hallerde
vergi kanunlarının hükümleri, konuluşundaki maksat, hükümlerin kanunun
yapısındaki yeri ve diğer maddelerle olan bağlantısı gözönünde tutularak
uygulanır.
B)
İspat: Vergilendirmede vergiyi
doğuran olay ve bu olaya ilişkin muamelelerin gerçek mahiyeti esastır.
Vergiyi doğuran
olay ve bu olaya ilişkin muamelelerin gerçek mahiyeti yemin hariç her türlü
delille ispatlanabilir. şu kadar ki, vergiyi doğuran olayla ilgisi tabii ve
açık bulunmayan şahit ifadesi ispatlama vasıtası olarak kullanılamaz.
İktisadi, ticari
ve teknik icaplara uymayan veya olayın özelliğine göre normal ve mutad olmayan
bir durumun iddia olunması halinde ispat külfeti bunu iddia eden tarafa aittir.
Vergi
huhukunda temel prensip vergi doğuran olay ve bu olaya ilişkin muamelelerin
gerçek mahiyetinin dikkate alınmasıdır. Buna göre vergiyi doğuran olay,vergi
kanunlarının vergiyi bağladıkları olayın vukuu veya hukuki durumun tekemmülü
ile doğar.(VUK Md.19) Vergi kanunlarıyle kabul edilen haller müstesna olmak
üzere, mükellefiyete veya vergi sorumluluğuna müteallik özel mukaveleler vergi
dairelerini bağlamaz(VUK Md 8). Vergi idaresi ve vergi yargı organları vergisel
işlemlerde çözümsel mekanizma geliştirirlerken ilk önce vergiyi doğuran olayın
mahiyetine bakacaklardır. Yorum yaparken kanunun sözü/sözcükler ve deyimler/
esas alınacaktır. Kanunun sözünün yetersiz kaldığı durumda kanunun
konulmasındaki maksat araştırılacak yani özü değerlendirilecektir.
Ancak özü ile
yapılacak yorum genişletici mahiyette ve kıyas noktasına getirelemeyecektir.
Vergide kanunilik ilkesine
aykırılığın en bariz örneğini Vergi Usul Kanunun 359’uncu maddesinde
görmekteyiz. İlgili olayda sahte fatura kullanımda bariz kanuni düzenlemenin
aksine vergi suçunun tespitinde bilerek-bilmeyerek ayrımının mükellef lehine genel tebliğlerle düzenlenmesidir.
Oysa
yorum yolunun yükümlü lehine
genişletilmesi sözkonusu sakıncaları
ortadan kaldırmayacaktır.
Vergi hukukunda vergi yasaları yorumlanırken
olayın gerçek ekonomik durumuna ulaşılması büyük önem taşır.
Mali idare özel
hukuka bağlı yapılan işlemlerde “vergi peçelemesi” vaki olduğuna delalet
etmeleri halinde olayın gerçekliliğini her türlü delille ortaya
koyacaklardır. Ama burada dikkat edilmesi gereken husus vergide kanunilik çerçevesinde
yorum ve ispat mekanizması geliştirmektir.
Örnek 1:
193 sayılı
Gelir Vergisi Kanununda 70’nci maddesinde gayrimenkul Sermaye İradının tarifi
yapılmış ve bu konuya ilişkin ilgili düzenlemelere değinilmiştir.
Aynı kanunun
21’nci maddesinde ise “Binaların mesken olarak kiraya verilmesinden bir takvim
yılı içinde elde edilen hasılatın, 2004 yılında elde edilen kira gelirleri için
1.800.000.000 TL(1.800 YTL)’si gelir
vergisinden müstesnadır. İstisna haddi üzerinde hasılat elde edilip beyan
edilmemesi veya eksik beyan edilmesi halinde, bu istisnadan yararlanılamaz. Ticari,
zirai veya mesleki kazancını yıllık beyanname ile bildirmek mecburiyetinde
olanlar ile gelirleri bunlar tarafından bildirilecek olanlar bu istisnadan
faydalanamazlar” hükmüne yer vermiştir. Bu açıklamalar ışığında Ankara Çankaya
semtinde gayrimenkulün konut olarak kiraya
verildiğini varsayalım. Varsaydığımız kira sözleşmesinde taraflar Borçlar
Kanununa uygun olarak yaptıkları akitte Gayrimenkulün yıllık kira bedelini
1.800 YTL olarak belirlemişlerdir. Bu örneğimizde vergi idaresi kiracı-kiralayan
arasında muvazalı bir anlaşma yapıldığını, var olan anlaşmanın görünürde geçerli olduğu anlaşılsa da kira bedelinde peçeleme yapılarak G.M.S.İ
kazancının doğmasının önüne geçilmesi amacıyla kira haddinin istisna tutarının
altında gösterildiğini iddia edebilir. Bu iddiasını ileri süren vergi idaresi bu
savını her türlü gerekçe ile ispatlayabilir. Emlakçılar odasından alınacak bilgi
ve belgelerle Çankaya semtinde bir gayrimenkulün ortalama aylık kira bedelinin 150 YTL olamayacağından
bahisle kira bedelinin gerçek mahiyetini ortaya koyabilir.
Örneğimizde de görüleceği üzere vergi idaresi Emlakçılar
Odası'ndan alınan bilgilerle olayın gerçek mahiyetini araştırmış ve kanunun
özüne dokunmadan gerçek ekonomik durumu tespit etmiştir.
Örnek 2: 7338 sayılı Veraset ve İntikal Vergisi Kanununun([11])
4’uncü maddesinde ivazsız([12])
surette vaki intikaller 01.01.2005 tarihinden geçerli olmak üzere 1.748 YTL’si
veraset ve intikal vergisinden istisna edilmiştir. Taraflar yapacakları anlaşma
ile bu istisna haddi üzerinde yapılan
hibe tutarını
(6.992 YTL) verginin doğmaması niyetiyle-vergi peçelemesi-
parça parça yani 4 aşamada intikal
ettirilmiş gibi gösterdiklerini varsayalım. Burada amaç her seferinde hibenin 1.748 YTL’nin istisna haddinin altında yapılmış gibi gösterilerek
ivazsız intikalin gerçek mahiyetinin gizlenmesidir.Vergi idaresi bunun aksini
iddia ederek ispatlaması halinde vergi salınabilecektir.
II-SONUÇ:
Ülkemizde vergide reform
çalışmalarından çokça bahsedilmekte ve sık sık reform adı altında meclis
gündemine paketler gelmektedir. Bu vergi reform paketlerinin kamu açığını daraltma telaşı içinde ve kısa
vadeli gelir elde etme kaygısıyla vergi hukuku ilkelerine aykırı, vergi
mevzuatınındaki varolan karmaşaklığını artıracak nitelikte olduğu gözlenmektedir. Bu düzenlemelerin bir çoğunun
Cumhurbaşkanınca veto yoluyla ve gerekse Ana muhalefet partisince Anayasa
Mahkemesinde dava konusu yapıldığı bilinmektedir. Bunun yanında yükümlülerce vergi
idaresinin tebliğ ve uygulamaları dava konusu yapılmakta ve yargı safahatında
önemli kayıplar vermektedir. Bu ise vergi idaresinin mükellefle olan ihtilafını
artırmaktadır. Kanuna aykırı genişletici yorum ve idari maslahatlarla
düzenlemelerin yapılmasının önüne geçilmeli ve tüm vergi kanunlarında
sadeleştirme yoluna gidilerek uygulamada birlik sağlanmalıdır.
(*)
Bu
makale Maliye ve Sigorta Yorumları Dergisinin 437’nci sayısında yayınlanmıştır.
|