|
19
Nisan 2004 Tarihli Resmi Gazete
Sayı:
25791
Danıştay İçtihatları
Birleştirme Kurulundan :
Esas
No : 2004/1
Karar
No : 2004/1
ÖZÜ:
Banka
ve finans kurumlarından temin edilen ve vadesi kullanıldığı yılı izleyen yıla
sarkan kredinin faiz tutarının cari yıla isabet eden kısmının kurum kazancının
tespitinde karşılık ayırmak suretiyle gider yazılıp yazılamayacağı konusunda
Danıştay Üçüncü ve Dördüncü Daire kararları arasındaki aykırılığın, cari yıl
kurum kazancının tespitinde gider olarak yazılabileceği gerekçesiyle Üçüncü
Daire kararları doğrultusunda giderilmesi hakkında.
İÇTİHATLARI
BİRLEŞTİRME KURULU KARARI
Banka
ve finans kurumlarından temin edilen ve vadesi kullanıldığı yılı izleyen yıla
sarkan kredinin faiz tutarının cari yıla isabet eden kısmının kurum kazancının
tespitinde karşılık ayırmak suretiyle gider yazılıp yazılamayacağına ilişkin
Danıştay Üçüncü ve Dördüncü Dairelerince verilen kararlar arasında içtihat
aykırılığı oluştuğu ileri sürülerek yapılan başvuru üzerine Danıştay
Başkanlığınca; cari yılda kullanılan krediler üzerinden hesap dönemi itibarıyla
hesaplanan ve krediyi kullandıran finans kuruluşuna karşı borç altına girilmiş
faiz tutarlarının Kurumlar Vergisi ve Gelir Vergisi Kanununun ilgili hükümleri
doğrultusunda, tahakkuk esası ve dönemsellik ilkesi gereğince ilgili yıl kurum
kazancının saptanmasında gider olarak yazılabileceği yolundaki Danıştay Üçüncü
Daire kararları ile kullanılan kredilerin uyuşmazlık konusu yılda vadesi
dolmadığından tahakkuk etmeyen faiz giderlerinin kurum kazancının tespitinde
gider olarak yazılamayacağı yolundaki Danıştay Dördüncü Daire kararları arasında
oluşan aykırılığın içtihatların birleştirilmesi suretiyle giderilmesinin
istenmesi ve dosyanın İçtihatları Birleştirme Kuruluna havale edilmesi üzerine,
Raportör Üyenin raporu, konu ile ilgili kararlar, yasal düzenlemeler
incelendikten sonra gereği görüşüldü:
I- İÇTİHADIN BİRLEŞTİRİLMESİ
İSTEMİNE KONU OLAN KARARLAR :
1-
Danıştay Üçüncü Dairesinin 4.4.2002 günlü ve E:2001/930, K:2002/1438 sayılı
kararı:
Sıhhi tesisat ve armatür imalatı
ile uğraşan yükümlü şirket adına vergi inceleme raporuna dayanılarak 1994 takvim
yılı için ikmalen salınan cezalı kurumlar vergisine karşı açılan davada,
uyuşmazlık konusu yılda vadesi dolmadığından tahakkuk etmemiş bulunan faiz
giderlerinin karşılık ayırmak suretiyle kurum kazancının tespitinde gider olarak
dikkate alınmasının muhasebe kurallarına, safi karın hesaplanmasına, dönemsellik
ve tahakkuk esaslarına aykırı olduğu gerekçesiyle vergi asılları yönünden davayı
reddeden Manisa Vergi Mahkemesi kararı yükümlünün temyiz istemi üzerine, 1994
yılında alınan ve kullanıldığı yılın giderinin oluşmasına da katkıda bulunan
krediler üzerinden hesap dönemi sonu itibarıyla mevcut kredi sözleşmeleri
çerçevesinde belli olan faiz oranına göre kesin bir şekilde hesaplanan ve
krediyi kullandıran finans kuruluşlarına karşı borç altına girilmiş faiz
tutarlarının, mahiyet ve tutar itibarıyla kesinleşmesi, yani tahakuk etmesi
nedeniyle Kurumlar Vergisi, Gelir Vergisi ve Vergi Usul Kanununun ilgili
hükümleri doğrultusunda tahakkuk esası ve dönemsellik ilkesi gereğince ilgili
yıl kurum kazancının saptanmasında gider olarak dikkate alınmasında hukuka
aykırılık bulunmadığı gerekçesiyle Danıştay Üçüncü Dairesinin K:2002/1438 sayılı
kararı ile bozulmuştur. Bozma kararına uyularak verilen karara karşı yapılan
temyiz başvurusu reddedilmiş ve bu karara karşı kararın düzeltilmesi isteminde
bulunulmamıştır.
2- Danıştay Dördüncü Dairesinin
6/6/2001 günlü ve E:2001/1414, K:2001/2484 sayılı kararı:
Davacı şirketin iş merkezini
Manisa'dan İstanbul'a taşıması üzerine 1996 takvim yılı için inceleme raporuna
dayanılarak aynı konuda aynı nedenle yapılan cezalı tarhiyata karşı açılan
davada, 193 sayılı Gelir Vergisi Kanununun 40'ıncı maddesinin 1'inci bendine
göre ticari kazancın elde edilmesi ve idame ettirilmesi için yapılan genel
giderlerin safi kazancın tespitinde gider olarak kabul edilebileceği, davacı
şirket tarafından alınan kredilerin uyuşmazlık konusu yılda vadesi
dolmadığından; tahakkuk etmemiş bulunan faiz giderlerinin karşılık ayırmak
suretiyle kurum kazancının tespitinde gider olarak dikkate alınmasının muhasebe
kurallarına, safi karın tespitine, dönemsellik ve tahakkuk esaslarına aykırı
olması nedeniyle kabul edilemeyeceği gerekçesiyle vergi asılları yönünden davayı
reddeden İstanbul Vergi Mahkemesi kararının anılan hüküm fıkrasına yönelik
olarak davacı tarafından yapılan temyiz isteminin aynı gerekçe ve nedenle
reddedilmesine ilişkin Danıştay Dördüncü Dairesinin K:2001/2484 sayılı kararına
karşı yapılan kararın düzeltilmesi istemi de
reddedilmiştir.
II- DANIŞTAY BAŞSAVCISININ
DÜŞÜNCESİ :
Vadesi kullanıldığı yılı izleyen
yıla sarkan kredi faizlerinin, dönem sonunda cari yıla isabet eden kısmının
kurum kazancının tespitinde gider yazılıp yazılamayacağı konusunda Danıştay
Üçüncü ve Dördüncü Dairelerince verilen kararlar arasında aykırılık bulunduğu
ileri sürülerek, bu aykırılığın içtihatların birleştirilmesi yoluyla giderilmesi
istemini içeren ilgilinin başvuru dilekçesi ve Danıştay Başkanının havalesi
üzerine Başsavcılığımıza gönderilen dosya incelendi:
İlgili
Kararlar:
1-Danıştay Üçüncü Dairesince
verilen 4.4.2002 günlü ve E:2001/930, K:2002/1438 sayılı
karar:
Davacı şirketçe, 1994 yılı
işlemlerinin incelenmesi sonucu, bu takvim yılında kullandığı vadesi izleyen
yıla sarkan kredi faizlerinin, dönem sonunda cari yıla isabet eden kısmının
kurum kazancının tespitinde gider yazılmasının, vergilendirme ilkelerine aykırı
olduğu yolunda düzenlenen vergi inceleme raporuna dayanılarak yapılan cezalı
tarhiyata karşı açılan dava, Manisa Vergi Mahkemesince verilen 29.1.2000 günlü
ve 1342 sayılı kararla; kullanılan kredinin ihtilaflı dönem sonunda henüz
vadesinin dolmadığı ve kredi faizlerinin ödendikleri yılın gideri olduğu
gerekçesiyle reddedilmiş ve bu karar davacının temyiz istemi üzerine Danıştay
Üçüncü Dairesince verilen yukarıda sözü edilen 4.4.2002 günlü ve 1438 sayılı
kararla; uyuşmazlık konusu dönemde kullanılan ve bu dönem kurum kazancının
oluşumuna da katkı yapan kredilerin, kredi sözleşmelerine göre tutarı,
uygulanacak faiz oranı, kullanım süresi hesap dönemi sonu itibarıyla
bilindiğinden, sözleşme çerçevesinde belirli faiz oranına göre kesin olarak
hesaplanan ve krediyi kullandıran finans kuruşuluna karşı borçlanılmış olan faiz
tutarlarının, mahiyet ve tutar itibarıyla kesinleşmesi yani tahakkuk etmesi
nedeniyle ilgili yasaların konuya ilişkin hükümleri doğrultusunda, tahakkuk
esası ve dönemsellik ilkesi gereğince ilgili yıl kurum kazancının tespitinde
gider olarak dikkate alınmasında hukuka aykırılık bulunmadığı gerekçesiyle
bozulmuş, bozma kararına uyularak Mahkemece verilen karara karşı yapılan temyiz
başvurusu Üçüncü Dairece reddedilmiş ve bu karara karşı kararın düzeltilmesi
isteminde bulunulmamıştır.
2-Danıştay Dördüncü Dairesince
verilen 6.6.2001 günlü ve E:2001/1414, K:2001/2484 sayılı
karar:
Davacı şirketin, iş merkezinin
Manisa'dan İstanbul'a taşınması üzerine, 1996 yılı işlemlerinin incelenmesi
sonucu düzenlenen inceleme raporuna dayanılarak, aynı konuda aynı nedenlerle
adına yapılan cezalı tarhiyata karşı açılan dava, İstanbul 6. Vergi Mahkemesince
verilen 12.12.2000 günlü ve 1918 sayılı
kararla; alınan kredinin ihtilaflı yılda henüz vadesi dolmadığından tahakkuk
etmemiş bulunan faiz giderlerinin kurum kazancının tespitinde gider olarak
dikkate alınmasının, muhasebe kurallarına, safi karın tespitine, dönemsellik ve
tahakkuk esaslarına aykırı olduğu gerekçesiyle reddedilmiş ve bu karara karşı
anılan hüküm fıkrası yönünden davacı tarafından yapılan temyiz istemi
Danıştay Dördüncü Dairesince verilen
yukarıda sözü edilen 6.6.2001 günlü ve 2484 sayılı kararla yerinde görülmeyerek,
karar onanmıştır.
Bilindiği üzere, 2575 sayılı
Danıştay Kanununun 39'uncu maddesi ve uygulamaya göre içtihatların
birleştirilmesine karar verilebilmesi için, öncelikle isteme konu olan kararlar
arasında aykırılık bulunduğunun saptanması ve bu kararların süreklilik kazanması
gerekmekte, kararlar arasında aykırılıktan sözedebilmek için de maddi ve hukuki
dayanakları aynı olmasına karşın, birbirine aykırı kararlar verilmiş olması
aranmaktadır.
İçtihatları birleştirme istemine
konu olan uyuşmazlığa ilişkin kararlar, aralarında aykırılık bulunup bulunmadığı
yönünden incelendiğinde, vadesi kullanıldığı yılı izleyen yıla sarkan kredilere
yürütülen faizlerin, dönem sonunda cari yıla isabet eden kısmının kurum
kazancının tespitinde gider yazılıp yazılamayacağına ilişkin olarak, Üçüncü
Dairece gider yazılabileceği sonucuna ulaşılmasına karşın, Dördüncü Dairece aksi
görüş ve anlayışla gider yazılamayacağına karar verilmiş, böylelikle maddi olay
ve hukuki dayanakları ayni ve süreklilik kazanmış olan Üçüncü ve Dördüncü Daire
kararları arasında açık bir içtihat aykırılığı oluşmuş bulunduğu
anlaşılmaktadır.
İçtihatların birleştirilmesi
için, isteme konu olan kararlar arasında aykırılık bulunduğu saptandıktan sonra,
içtihatların birleştirilmesine "lüzum", diğer bir deyişle gerek olup olmadığının
incelenip değerlendirilmesi gerekmektedir.
Bu bağlamda, ilk olarak, 5228
sayılı Kanun karşısında içtihatların birleştirilmesine gerek olup olmadığı
incelenmiştir.
Gerçekten, 31 Temmuz 2004 günlü
Resmi Gazete'de yayımlanan 5228 sayılı, "Bazı Kanunlarda ve 178 sayılı Kanun
Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun"un 59'uncu maddesinin
birinci fıkrasının (c) bendi ile 213 Sayılı Vergi Usul Kanununun 285'inci
maddesinin birinci fıkrasında yer alan, "Borçlar mukayyet değerleriyle
değerlenir." ibaresi, "Borçlar mukayyet değerleriyle değerlenir. Mevduat veya
kredi sözleşmelerine müstenit borçlar değerleme gününe kadar hesaplanacak
faizleriyle birlikte dikkate alınır." şeklinde değiştirilmek suretiyle, Kanunun
gerekçesinde de belirtildiği gibi banka ve finans kurumları tarafından
kullandırılan kredilere yürütülen faizlerin, değerleme günü itibarıyla krediyi
kullanan mükellefler tarafından gider olarak kaydedilmesi hususuna açıklık
getirilerek, uyuşmazlık kesin biçimde çözümlenmiş ve Kanunun bu açık hükmü
karşısında, bu konuda artık bundan sonra bir uyuşmazlık çıkmasına olanak
kalmamış olmakla birlikte, kuşkusuz, geçmiş dönemlere ilişkin olarak açılan ve
henüz sonuçlanmamış bulunan davaların, uygulamada birliği sağlamak bakımından,
içtihatların birleştirilmesi yoluyla bağlayıcı
bir çözüme kavuşturulması gerekmektedir.
İkinci olarak, Dördüncü Dairenin
isteme konu olan kararından sonra aldığı 20.11.2002 günlü 3625 sayılı kararı
karşısında içtihatların birleştirilmesine gerek olup olmadığı yönünden yapılan
incelemede; Dördüncü Daire bu kararında, ödemeleri gelecek yıllara sarkan
kredilere yürütülen faizlerle ilgil olarak Üçüncü Daire Kararları doğrultusunda
cari yılda gider yazılabileceğini hükme bağlamış olmakla birlikte, üçe iki
çoğunlukla alınan bu kararın, Daire Kurulunun oluşumuna bağlı olarak sonucunun
değişebileceği olasılığının yanısıra araştırmamıza göre, bu doğrultuda Dördüncü
Dairece başkaca bir karar verilmemiş olduğu anlaşıldığından, bu anlayış ve görüş
değişikliğinin, istikrar kazanmamış olması nedeniyle, isteme konu olan kararlara
göre içtihatların birleştirilmesi gerektiği sonucuna
ulaşılmıştır.
Bu durumda, sonuç olarak, vadesi
kullandığı yılı izleyen yıla sarkan kredilere yürütülen faizlerin, dönem sonunda
cari yıla isabet eden kısmının kurum kazancının tespitinde gider yazılıp
yazılamayacağına ilişkin olarak, Üçüncü ve Dördüncü daire kararları arasında
oluşan ve aynı hukuk kurallarının değişik biçimde yorumlanarak uygulanmasından
kaynaklandığı sonucuna varılan aykırılığın içtihatların birleştirilmesi yoluyla
giderilmesi gerekli görülmektedir.
İşin esasına gelince:
5422 sayılı Kurumlar Vergisi
Kanununun 13'üncü maddesinde, kurumlar vergisinin birinci maddede yazılı
mükelleflerin bir hesap dönemi içinde elde ettikleri safi kurum kazancı
üzerinden hesaplanacağı ve safi kurum kazancının tespitinde Gelir Vergisi
Kanununun ticari kazanç hakkındaki hükümlerinin uygulanacağı öngörülmüş, 193
sayılı Gelir Vergisi Kanununun 38'inci maddesinde, bilanço esasına göre ticari
kazanç, teşebbüsteki öz sermayenin hesap dönemi sonunda ve başındaki değerleri
arasındaki müspet fark olarak tanımlanmış ve ticari kazancın tespitinde, Vergi
Usul Kanununun değerlemeye ait hükümleri ile bu Kanunun 40 ve 41'inci maddeleri
hükümlerine uyulacağı belirtilmiş, 213 sayılı Vergi Usul Kanununun 174'üncü
maddesinde de, hesap dönemi, normal olarak takvim yılı kabul
edilmiştir
Öte yandan, Gelir Vergisi
Kanununun sözü edilen 38'inci maddesinin göndermede bulunduğu Vergi Usul
Kanununun 258'inci maddesinde, değerleme, vergi matrahlarının hesaplanmasıyla
ilgili iktisadi kıymetlerin takdir ve tespiti olarak tanımlandıktan sonra
261'inci maddesinde, değerlemenin, iktisadi kıymetin nevi ve mahiyetine göre
maddede sayılan ölçülerden biri ile yapılacağı 265'inci maddesinde, sözü edilen
ölçüler arasında yer alan "mukayyet değer"in, bir iktisadi kıymetin muhasebe
kayıtlarında gösterilen hesap değeri olduğu belirtilmiş, 281'inci maddesinde
alacakların, 285'inci maddesinde borçların, mukayyet değerleriyle
değerlendirileceği açıklanmış, 283'üncü maddesinde aktif geçici hesap
kıymetleri, 287'nci maddesinde de pasif geçici hesap kıymetleri düzenlenmiş ve
bu maddede cari hesap dönemine ait olup henüz ödenmemiş olan giderlerin mukayyet
değerleri üzerinden pasifleştirilmek
suretiyle değerlendirileceği hükme bağlanmıştır.
Bu hükümlerin birlikte
değerlendirilmesinden, vergi sistemimizde ticari kazancın tespitinde dönemsellik
ilkesinin cari olduğu, bu ilkeye ilişkin kurallar çerçevesinde kazancın hesap
dönemleri itibarıyla tespit edileceği ve hesap döneminin genel olarak takvim
yılı olduğu, ayrıca gelir veya giderin hangi döneme ilişkin olduğunu belirlemede
de tahakkuk esasının benimsendiği anlaşılmaktadır.
Pozitif hukukumuzda "tahakkuk"
kavramının tanım ve niteliğine ilişkin herhangi bir düzenleme bulunmamakla
birlikte, gerek öğreti ve gerek uygulamada gelir ya da giderin mahiyet ve tutar
olarak kesinleşmesi ve hukuken istenebilir duruma gelmesi olarak tanımlanmakta
ve kabul edilmektedir. Bu bağlamda, gelir ya da giderin mahiyet itibarıyla
kesinleşmiş sayılabilmesi için, miktar olarak hesaplanabilmesi, gelire hak
kazanılması, gider yönünden de borç altına girilmesi yeterli bulunmakta,
tahsilat ya da ödeme aşamasına gelmesi aranmamaktadır.
Nitekim, Vergi Usul Kanununun
yukarıda sözü edilen 287'nci maddesinde, "... cari hesap dönemine ait olup henüz
ödenmemiş olan giderler mukayyet değerleri üzerinden pasifleştirilmek suretiyle
değerlenir." biçiminde yer alan kuralla, bir giderin tahakkuk etmesi ile
ödenmesi arasındaki fark açıkça ortaya konarak, ödenmesi gelecek yıllara sarkan
cari hesap dönemine ait giderlerin, yöntemi de gösterilerek değerlendirileceği
öngörülmüş bulunmaktadır.
Bu durumda, vadesi kullanıldığı
yılı izleyen yıla sarkan kredilerin, dayanağı sözleşme cari yılı kapsar biçimde
yapılarak, bu dönemde kullanıldığı süre ve faiz oranına göre kesin olarak belli
ve ilgili finans kuruluşuna karşı borçlanılmış olan faiz giderlerinin, mahiyet
ve tutar olarak kesinleşmiş ve hukuken istenebilir duruma gelmiş olması
nedeniyle söz konusu yasal düzenlemeler ve vergilendirme ilkeleri doğrultusunda,
cari yıl kurum kazancının tespitinde gider olarak yazılması gerektiği sonucuna
ulaşılmaktadır.
Açıklanan nedenlerle, yukarıda
sözü edilen kararlar arasında oluşan aykırılığın, içtihatların birleştirilmesi
yoluyla bağlayıcı bir çözüme kavuşturularak giderilmesi ve içtihadın da Üçüncü
Daire kararı doğrultusunda birleştirilmesi gerektiği
düşünülmektedir.
III- KONU İLE İLGİLİ
DÜZENLEMELER :
1- 818 sayılı Borçlar Kanunu
:
Madde
306 : Karz, bir akittir ki onunla ödünç veren, bir miktar paranın yahut bir
misli şeyin mülkiyetini ödünç alan kimseye nakil ve bu kimse dahi buna karşı
miktar ve vasıfta müsavi aynı neviden şeyleri vermekle mükellef
olur.
Madde
307 : Ticaret muamelelerinde, şart edilmemiş olsa dahi faiz verilmek
lazımdır.
…
2- 6762 sayılı Türk Ticaret
Kanunu :
Madde
8 : Ticari işlerde faiz miktarı serbestçe tayin olunabilir.
…
Ödünç para verme işleri,
bankalar, tasarruf sandıkları ve tarım kredi kooperatifleri hakkındaki hususi
hükümler mahfuzdur.
3- 5422 sayılı Kurumlar Vergisi
Kanunu :
Madde
13 : Kurumlar vergisi, birinci maddede yazılı mükelleflerin bir hesap dönemi
içinde elde ettikleri safi kurum kazancı üzerinden hesaplanır.
Safi kurum kazancının tesbitinde
Gelir Vergisi Kanununun ticari kazanç hakkındaki hükümleri uygulanır.
…
4- 193 sayılı Gelir Vergisi
Kanunu :
Madde
38 : Bilanço esasına göre ticari kazanç, teşebbüsdeki öz sermayenin hesap dönemi
sonunda ve başındaki değerleri arasındaki müspet farktır. Bu dönem zarfında
sahip veya sahiplerince:
1- İşletmeye ilave olunan
değerler bu farktan indirilir;
2- İşletmeden çekilen değerler
ise farka ilave olunur.
Ticari kazancın bu suretle
tesbit edilmesi sırasında, Vergi Usul Kanununun değerlemeye ait hükümleri ile bu
Kanunun 40 ve 41 inci maddeleri hükümlerine uyulur.
Madde
39 : İşletme hesabı esasına göre ticari kazanç, bir hesap dönemi içinde elde
edilen hasılat ile giderler arasındaki müspet farktır. (Elde edilen hasılat,
tahsil olunan paralarla tahakkuk eden alacakları; giderler ise, tediye olunan ve
borçlanılan meblağları ifade eder.) ...
Madde 40 : Safi kazancın tesbit
edilmesi için, aşağıdaki giderlerin indirilmesi kabul edilir:
1- Ticari kazancın elde edilmesi
ve idame ettirilmesi için yapılan genel giderler.
…
Madde 41 : Aşağıda yazılı
ödemelerin gider olarak indirilmesi kabul olunmaz:
…
5- 213 sayılı Vergi Usul Kanunu
:
Madde
174 : Defterler hesap dönemi itibariyle tutulur. Kayıtlar her hesap dönemi
sonunda kapatılır ve ertesi dönem başında yeniden açılır.
Hesap dönemi normal olarak
takvim yılıdır.
Şu kadar ki, takvim yılı dönemi
faaliyet ve muamelelerinin mahiyetine uygun bulunmıyanlar için, bunların
müracaatı üzerine Maliye Bakanlığı 12 şer aylık özel hesap dönemleri belli
edebilir.
Yeniden işe başlama veya işi
bırakma hallerinde, hesap dönemi içinde bir yıldan eksik olan faaliyet süresi,
hesap dönemi sayılır.
Bu maddeye göre özel hesap
dönemi tayin edilenlerin ticari ve zirai kazançları, hesap dönemlerinin
kapandığı takvim yılının kazancı sayılır.
Madde 192 : Bilanço, envanterde
gösterilen kıymetlerin tasnifli ve karşılıklı olarak değerleri itibariyle
tertiplenmiş hulasasıdır.
…
Aktif tablosunda mevcutlar ile
alacaklar (ve varsa zarar), pasif tablosunda borçlar gösterilir.
…
Madde 194 : İşletme hesabının
sol tarafını gider, sağ tarafını hasılat kısmı teşkil
eder.
1- Gider kısmına: Satın alınan
mallar veya yaptırılan hizmetler karşılığında ödenen veya borçlanılan paralar ve
işletme ile ilgili diğer bütün giderler;
2- Hasılat kısmına: Satılan mal
bedeli veya yapılan hizmet karşılığı olarak tahsil edilen paralarla tahakkuk
eden alacaklar ve işletme faaliyetinden elde edilen diğer bütün
hasılat;
kaydolunur.
…
Madde 258 : Değerleme, vergi
matrahlarının hesaplanmasiyle ilgili iktisadi kıymetlerin takdir ve tesbitidir.
Madde 259 : Değerlemede,
iktisadi kıymetlerin vergi kanunlarında gösterilen gün ve zamanlarda haiz
oldukları kıymetler esas tutulur.
Madde 261 : Değerleme, iktisadi
kıymetin nevi ve mahiyetine göre aşağıdaki ölçülerden biri ile
yapılır:
1- Maliyet
bedeli;
2- Borsa
rayici;
3- Tasarruf
değeri;
4- Mukayyet
değer;
5- İtibari
değer;
6-
Vergi değeri;
7- Rayiç
bedel;
8- Emsal bedeli ve
ücreti.
Madde 264 : Tasarruf değeri, bir
iktisadi kıymetin değerleme gününde sahibi için arz ettiği gerçek değerdir.
Madde 265 : Mukayyet değer, bir
iktisadi kıymetin muhasebe kayıtlarında gösterilen hesap
değeridir.
Madde 281 : Alacaklar mukayyet
değerleriyle değerlenir.
Vadesi gelmemiş olan senede
bağlı alacaklar değerleme gününün kıymetine irca olunabilir. Bu takdirde,
senette faiz nispeti açıklanmış ise bu nispet, açıklanmamışsa Cumhuriyet Merkez
Bankasının resmi iskonto haddi uygulanır.
Bankalar ve bankerler ile
sigorta şirketleri alacaklarını ya Cumhuriyet Merkez Bankasının resmi iskonto
haddi veya muamelelerinde uyguladıkları faiz haddi ile, değerleme günü kıymetine
irca ederler.
Madde 283 : Gelecek bir hesap
dönemine ait olarak peşin ödenen giderler ile cari hesap dönemine ait olup da
henüz tahsil edilmemiş olan hasılat, mukayyet değer üzerinden aktifleştirilmek
suretiyle değerlenir.
…
Madde 285 : Borçlar mukayyet
değerleriyle değerlenir.
Vadesi gelmemiş olan senede
bağlı borçlar değerleme günü kıymetine irca olunabilir. Bu takdirde senette faiz
nispeti açıklanmışsa bu nispet, açıklanmamışsa Cumhuriyet Merkez Bankasının
resmi iskonto haddinde bir faiz uygulanır.
Banka ve bankerler ile sigorta
şirketleri borçlarını, Cumhuriyet Merkez Bankasının resmi iskonto haddi veya
muamelelerinde uyguladıkları faiz haddiyle, değerleme günü kıymetine irca
ederler.
Madde 287 : Gelecek hesap
dönemlerine ait olarak peşin tahsil olunan hasılat ile cari hesap dönemine ait
olup henüz ödenmemiş olan giderler mukayyet değerleri üzerinden pasifleştirilmek
suretiyle değerlenir.
6- 31.7.2004 günlü ve 25539
sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan 5228 Sayılı "Bazı Kanunlarda ve 178 sayılı
Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun"
:
Madde 59 : 1) 213 sayılı
Kanunun;
…
b) 281 inci maddesinin birinci
fıkrasında yer alan "Alacaklar mukayyet değerleriyle değerlenir." ibaresi
"Alacaklar mukayyet değerleriyle değerlenir. Mevduat veya kredi sözleşmelerine
müstenit alacaklar değerleme gününe kadar hesaplanacak faizleriyle birlikte
dikkate alınır."
…
c) 285 inci maddesinin birinci
fıkrasında yer alan "Borçlar mukayyet değerleriyle değerlenir." ibaresi "Borçlar
mukayyet değerleriyle değerlenir. Mevduat veya kredi sözleşmelerine müstenit
borçlar değerleme gününe kadar hesaplanacak faizleriyle birlikte dikkate
alınır."
Şeklinde değiştirilmiştir.
IV- KONUNUN İÇTİHADIN BİRLEŞTİRİLMESİNE GEREK
OLUP OLMADIĞI YÖNÜNDEN İNCELENMESİ :
2575 sayılı Danıştay Kanununun
39'uncu maddesinde, dava dairelerinin veya İdari ve Vergi Dava Daireleri Genel
Kurullarının kendi kararları veya ayrı ayrı verdikleri kararlar arasında
aykırılık veya uyuşmazlık görüldüğü takdirde İçtihatları Birleştirme Kurulunun,
içtihadın birleştirilmesi veya değiştirilmesi hakkında karar vereceği hükme
bağlanmıştır.
Madde hükmüne göre, içtihadın
birleştirilmesine karar verilebilmesi için öncelikle isteme konu kararlar
arasında aykırılık veya uyuşmazlık bulunup bulunmadığının saptanması
gerekmektedir. Kararlar arasındaki aykırılık veya uyuşmazlığın ne olduğu, sözü
edilen maddede açıklanmamış ise de, aynı veya benzer konuda açılıp farklı
şekilde sonuçlandırılan yargı kararları arasında içtihat aykırılığının varlığı
uygulamada kabul edilmektedir.
Vadesi kullanıldığı yıla sarkan
kredinin faiz tutarlarının dönem sonunda cari yıla isabet eden kısmının kurum
kazancının tespitinde gider yazılabileceği yolundaki Danıştay Üçüncü Daire
kararlarıyla, vadesi kullanıldığı yıla sarkan kredi faizleri tutarının ancak
vadesinde tahakkuk edeceğinden cari yıla isabet eden kısmının tespitinde gider
olarak yazılamayacağı yolundaki Danıştay Dördüncü Daire kararları arasında aynı
maddi olay nedeniyle içtihat aykırılığı olduğu anlaşılmaktadır.
Her ne kadar 31.7.2004 günlü ve
25539 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan 5228 sayılı Kanunun 59'uncu maddesi ile
213 sayılı Vergi Usul Kanununun 285'inci maddesinin birinci fıkrasında yer alan,
"Borçlar mukayyet değerleriyle değerlenir." ibaresinin, "Borçlar mukayyet
değerleriyle değerlenir. Mevduat veya kredi sözleşmelerine müstenit borçlar
değerleme gününe kadar hesaplanacak faizleriyle birlikte dikkate alınır."
şeklinde değiştirilmek suretiyle Kanunun gerekçesinde de belirtildiği üzere
bankalar tarafından kullandırılan kredilere yürütülen faizlerin değerleme günü
itibarıyla krediyi veren bankalar tarafından gelir, krediyi kullanan mükellefler
tarafından gider olarak kaydedilmesi hususuna açıklık getirilmiş ise de; geçmiş
dönemlere ilişkin uyuşmazlıklar devam ettiğinden, uygulamada birlik ve eşitliği
sağlamak bakımından yukarıda sözü edilen kararlar arasında oluşan aynı hukuk
kurallarının farklı şekilde yorumlanarak uygulanmasından kaynaklandığı sonucuna varılan aykırılığın, 2575 sayılı
Danıştay Kanununun 39'uncu maddesi gereğince içtihadın birleştirilmesi yoluyla
giderilmesine oybirliğiyle karar verilerek işin esasına geçildi.
V- KONUNUN ESASTAN İNCELENMESİ
:
Kredi sözlük anlamıyla,
"saygınlık ve güven"; genel anlamda ise, herhangi bir kimseye ödünç para vermek
veya nakit olarak alınacak bir mal veya verilecek bir hizmetin yerine
getirilmesine kefalet etmek, garanti vermek, bedelini daha sonra almak kaydıyla
bir mal veya hizmet vermek olarak tanımlanmaktadır. Bankalar Kanunu açısından
ise kredi, bankaların öz varlıklarının yanı sıra topladıkları vadeli ve vadesiz
Türk Lirası veya döviz mevduatı ile banka dışında temin ettikleri fonların,
yasal sınırlar içinde ve banka iç mevzuatı da gözönünde bulundurulmak suretiyle,
ihtiyaç sahiplerine belirli bir süre sonra, geri alınması kaydıyla, borç olarak
verilmesi işlemidir. Kredi işlemlerinde faiz, paranın kullanılması karşılığı
alınan bir bedeldir.
Kredi verenler ile kredi
kullananlar arasında, ticari senet niteliği taşımayan ya uzun vadeli ama ara
faiz ödemeli , ya da kısa vadeli ve vade sonunda faizin tümü ödemeli spot kredi
sözleşmeleri yapılmaktadır. Uzun vadeli kredilerde ara faizlerin ödeme tarihleri
ve miktarı kesin olarak belirlenmektedir. Spot kredi ise vade sonunda ana para
ile faizi birlikte kapatılmak üzere açılan ve faiz oranı vade sonuna kadar sabit
kalan, vadeden önce kapatılması mümkün bulunmayan bir kredi
türüdür.
Karz akti mahiyetindeki kredi
sözleşmeleriyle bankanın ya da finans kurumunun verdiği kredi, bu kurumların
alacağını teşkil ederken, krediyi kullananın da borcunu teşkil etmektedir.
Kredi sözleşmesinin imzalanması
ile kredi hizmetinin mahiyeti ve bedeli (faiz) konusunda taraflar kesin bir
mutabakata varırlar. Banka veya finans kurumu, kredi sözleşmesi kapsamında
sunduğu hizmetin (paranın ticari işletmeye verilmesi) karşılığının (faizin) yine
sözleşmede belli edilen vadede ana para ile birlikte geri ödenmesini beklerken;
ticari işletme ise, kullandığı krediyi sözleşmede belirlenen vadede ana para ve
faizi ile geri ödemek için hazırlık yapar.
Kurumlar Vergisi safi kurum
kazancı üzerinden hesaplanmakta olup, safi kurum kazancının tespitinde Gelir
Vergisi Kanununun ticari kazanç hakkındaki hükümleri uygulanmaktadır. Gelir
Vergisi Kanununa göre ticari kazanç, Vergi Usul Kanunu hükümlerine ve Gelir
Vergisi Kanununda yazılı gerçek (bilanço veya işletme hesabı esası) veya basit
usullere göre tespit edilmektedir.
Bilanço esasına göre ticari
kazancın, teşebbüsdeki öz sermayenin hesap dönemi sonunda ve başındaki değerleri
arasındaki müspet fark olduğu, bir dönem zarfında işletme sahip veya
sahiplerince işletmeye ilave olunan değerlerin bu farktan indirileceği,
işletmeden çekilen değerlerin ise bu farka ilave edileceği; işletme hesabı
esasına göre ticari kazancın ise, bir hesap dönemi içinde elde edilen hasılat
ile giderler arasındaki müspet fark olduğu, elde edilen hasılatın tahsil olunan
paralarla tahakkuk eden alacakları, giderlerin ise tediye olunan ve borçlanılan
meblağları ifade edeceği, ticari kazancın bu suretle tespit edilmesi sırasında
Vergi Usul Kanununun değerlemeye ilişkin hükümleri ile Gelir Vergisi Kanununun
40 ve 41'inci maddelerindeki indirilecek giderler ile gider kabul edilmeyen
ödemelere ilişkin hükümlerinin de dikkate alınacağı Kanunda ayrıca
belirtilmiştir.
Türk vergi sisteminde ticari
kazançta gelir ve giderin elde edilmesi dönemsellik ve tahakkuk esasına
bağlanmıştır.
Dönemsellik kavramı,
işletmelerin sınırsız sayılan yaşam sürelerinin sınırlı uzunlukta belli
dönemlere bölünmesi ve her dönemin faaliyet sonuçlarının diğer dönemlerden ayrı
olarak hesaplanmasını ifade eder. Bu kavrama göre faaliyet sonuçları ilgili
olduğu dönemde değerlendirilir.
Dönemsellik esası, Vergi Usul
Kanununda yer alan kayıtların her hesap dönemi itibarıyla tutulması ve faaliyet
sonuçlarının hesap dönemi itibarıyla belirlenmesi ilkesinin sonucudur. Bu ilke
gereği bir hasılat unsurunun belli bir dönemin kazancının tespitinde dikkate
alınabilmesi için bu hasılat unsurunun anılan döneme ait olması, yine bir gider
unsurunun ilgili dönem kazancının tespitinde olumsuz unsur olarak dikkate
alınabilmesi için bu giderin de ilgili döneme ait olması gerekmektedir. Diğer
bir ifade ile ilgili hesap döneminde yazılacak giderlerin o dönemin gelirlerinin
sağlanması ile doğrudan ilgili olması gerekmektedir.
Vergi Usul Kanununun 283 ve
287'nci maddeleri dönemsellik esasına göre düzenlenmiş maddelerdir. Keza aynı
Yasadaki alacak ve borç reeskontları ile karşılıkların ayrılmasına imkan
sağlayan 281 ve 285'inci madde hükümleri de dönemsellik esasının uygulanmasına
dayanmaktadır.
Ticari kazançta gelir ve giderin
elde edilmesi tahhakuk esasına bağlanmış ise de, bu kavramın ne anlama geldiği
yasalarımızda net olarak tanımlanmamıştır. Gelir Vergisi Kanununun 38 ve
39'uncu, Vergi Usul Kanununun 192 ve 194'üncü maddelerinde "tahakkuk eden
alacaklar", "borçlanılan paralar" ifadeleri kullanılmıştır.
Genel kabul gören tanıma göre
tahakkuk, gelirin ve giderin mahiyetinin ve miktarının kesinleşmesi ve
kişiselleşmesiyle birlikte, hukuken istenebilir duruma gelmeyi sağlayan işlemin
ve olayın gerçekleşmesidir.
Mahiyeti ve tutarı itibarıyla
kesinleşme, taraflar arasında mevcut ticari ilişkide edimlerin eksiksiz yerine
getirilmesi suretiyle karşılıklı mutabakatla belirlenen bedele hak kazanılması
ve bu bedelin belirginleşerek kesinleşmesini ifade eder. Alacak ve borcun,
alacaklısının ve borçlusunun kimliğinin tespiti kişiselleşmesini, muhatap
tarafından istenebileceği safhaya gelmesi de borcun veya alacağın hukuken
istenebilirliğini ifade etmektedir. Bu tanıma göre, gelirin tahsil edilmiş veya
giderlerin ödenmiş veya ödenmemiş olmasının tahakkuk esasına etkisi
bulunmamaktadır. Mahiyeti ve tutarı itibarıyla kesinleşmiş, kişiselleşmiş bir
alacak veya borç taraflar arasında varılan mutabakatla kararlaştırılmış, ancak
ödeme dönemleri (vade) nedeniyle henüz ifa edilebilir safhaya gelmemiş olabilir.
Yani alacağın tahsilinin talep edilmesi belli bir vadeye bağlanmış olabilir.
Vade, bir kredinin ne zaman geri ödeneceği veya ne kadar süre kullanılacağına
ilişkin olarak kredi kullandırılmadan önce tespit edilen tarihtir. Yani
kredilerin kullanıldıktan belli bir süre sonra vadesinde geri ödenmesi gerekir.
Vadeye bağlanan bir borç veya alacak ilişkisinde, borcun veya alacağın doğumu
için tüm muameleler tekemmül etmiş, ancak borcun ödenmesi için belli vade
öngörülmüştür. Dolayısıyla ifa zamanı vadeye bağlanan alacak-borçların tamamı bu
niteliği kazandıkları andan itibaren gerek özel hukuk, gerekse vergi hukuku
açısından tahakkuk etmiş sayılırlar.
Kredi işlemlerinde de kredininin
alınmasından itibaren her geçen gün için bankanın faiz alacağı tahakkuk
etmiştir. Ancak bu borç vadesinde ifa edilecektir. Bir kredi ilişkisinde krediyi
veren kuruluşun tahsilat için borcun vadesini bekliyor olması, bahse konu
alacağın ana para ve faizinin henüz tahakkuk etmediği anlamına gelmez. Nitekim
kredi sözleşmesindeki şartlar gereği, kredinin ve buna ilişkin faizin vadesinden
önce talep edilebileceği ve talep tarihine kadar işlemiş faizinin tahsil
edilebileceği açıktır.
Kredi sözleşmesi ile vadeli
mevduat sözleşmesi karşılaştırılıp elde edilen faiz gelirlerine tahakkuk ve
dönemsellik ilkesi açısından bakıldığında, iki sözleşmenin hukuki niteliklerinin
birbirinden farklı olması nedeniyle dönem sonunda vadesi dolmamış mevduat
hesaplarında bu şartların yerine geldiği ve yıl sonuna kadar işlemiş faizin,
gelir yazılması gerektiğini söylemek mümkün değildir. Çünkü faiz gelirini
oluşturacak vadeli mevduat işlemi henüz tamamlanmamıştır. Vadeli mevduat sahibi
vade dolmadan parasını almak istediğinde ana para, o ana kadar işlemiş faizi ile
birlikte değil, ya faizsiz olarak ya da vadesiz mevduata uygulanan faiz ile
birlikte kendisine ödenmektedir. Kredi sözleşmesinin feshedilmesi halinde ise,
banka krediyi kullanandan, o ana kadar işlemiş olan faizi talep edebilmektedir.
SONUÇ : Banka ve finans kurumlarından
alınıp kullanıldığı yılın gelirinin oluşmasına da katkıda bulunan kredilerin,
dayanağı sözleşmenin cari yılı kapsayacak şekilde yapılarak, bu dönemde
kullanıldığı süre ve faiz oranına göre kesin olarak belli ve ilgili banka veya
finans kuruluşuna karşı borçlanılmış olan faiz giderinin mahiyet ve tutar olarak
kesinleşmiş ve hukuken istenebilir hale gelmiş olması nedeniyle Kurumlar ve
Gelir Vergisi Kanunu ile Vergi Usul Kanununun vergilendirme ilkeleri
doğrultusunda, cari yıl kurum kazancının tespitinde gider olarak yazılması
gerekmektedir.
Açıklanan nedenlerle içtihadın
Danıştay Üçüncü Dairesinin 4/4/2002 günlü ve E:2001/930, K:2002/1438 sayılı
kararı doğrultusunda birleştirilmesine, 22/12/2004 günlü birinci toplantıda
Kurul üye tamsayısının salt çoğunluğu ile karar verildi.
KARŞI
OY
(X) Uyuşmazlık, işletmelerin,
bankalardan ve finans kurumlarından temin ettikleri kredilerin, vadesi takip
eden yıla sarkan faizlerinin cari yıla isabet eden kısmının karşılık ayırmak
suretiyle gider yazılıp, yazılamıyacağına, başka bir ifadeyle kurum kazancından
indirilip, indirilemiyeceğine ilişkindir.
İşletmeler
finansman ihtiyaçlarını karşılamak için banka veya finans kurumlarından kısa
veya uzun vadeli kredi temin edebilirler. Finansman temini işlemi, kredi isteyen
işletme ile banka veya finans kurumu arasında düzenlenen bir sözleşme ile mümkün
olmaktadır. Bu sözleşmelerde verilecek kredi tutarı, kredinin vadesi, faiz
oranı, teminatlar ve diğer hususlara yer verilmektedir. Belirtilen sözleşmeler,
gerek kıymetli evrak hukukumuz gerekse vergi hukukumuz açısından senet olarak
kabul edilmemektedir. Kredi borcu, Vergi Usul Kanununun değerleme hükümleri
açısından senetsiz borç niteliğindedir. Kredi sözleşmesi bir hizmet (finansman)
sözleşmesidir. Dayanağı Borçlar Hukukundaki karz aktidir. Geri ödeme planında,
kredi borçlusu, paranın kullanımına imkan tanıyan süre sonunda, ana paranın
kullanımına ilişkin olarak ortaya çıkan faizi, ya peşin olarak krediyi alırken
veya vadeli olarak dönemler halinde ya
da kullanım süresi sonunda, ana para ile birlikte bankaya
ödeyebilir.
İşte bu ödemelerin,
vergilendirilecek kazanca etkisi önem taşımaktadır. Kıymetli Evrak Hukukunda ve
Vergi Hukukunda bu sözleşme senet olarak değerlendirilmediğinden, kredi
sözleşmesi ile borçlanılan tutarlar da Vergi Hukuku açısından senetsiz borçların
tabi olduğu değerlendirme hükümlerine
tabi olmaktadır.
Vadeli kredi sözleşmelerinde
kredi borçlusu, belirlenen süre sonunda belli bir para borcunu ifa yükümlülüğü
altına girmektedir. Bu yükümlülük, borcun vadesinin dolmasıyla
gerçekleşmektedir. Bankanın, vadesi gelmeden kredi alacağını istemesi mümkün
değildir.
Türk vergi sisteminde, ticari
kazançta gelir ve giderin elde edilmesi dönemsellik ve tahakkuk esasına
bağlanmıştır.
Dönemsellik kavramı,
işletmelerin sınırsız sayılan yaşam sürelerinin sınırlı uzunlukta belli
dönemlere bölünmesi ve her dönemin faaliyet sonuçlarının diğer dönemlerden ayrı
olarak saptanmasını ifade eder. Bu esasa göre, faaliyet sonuçları ilgili olduğu
dönemde değerlendirilir. Gelir ve giderlerin tahakkuk esasına göre
muhasebeleştirilmesi; hasılat, gelir ve karların, aynı döneme ait maliyet, gider
ve zararlarla karşılaştırılması bu kavramın bir gereğidir.
Dönemsellik ilkesi 213 sayılı
Vergi Usul Kanunu'nun 174 üncü maddesinde "Defterlerin hesap dönemi itibarıyla
tutulacağı, kayıtların her hesap dönemi sonunda kapatılacağı ve ertesi dönem
başında yeniden açılacağı, hesap döneminin normal olarak takvim yılı olduğu"
şeklinde ifade edilmiş, 193 Sayılı Gelir Vergisi Kanunu'nun 1 inci ve 108 inci,
5422 sayılı Kurumlar Vergisi Kanunu'nun 13 üncü ve 28 inci maddelerinde de
"dönemsellik esası" yer almıştır.
Ticari
kazancın tespitinde tahakkuk esasının geçerli olacağı Gelir Vergisi Kanunu'nun
39 uncu maddesinin parantez içi, "Elde edilen hasılat, tahsil olunan paralarla
tahakkuk eden alacakları; giderler ise, tediye olunan ve borçlanılan meblağları ifade eder." hükmünden
açıkça anlaşılmakta, doğrudan ve açık olarak belirtilmese bile diğer birçok
maddede bu esas belirtilmekte, ancak
kanunda tahakkuk esasının genel bir tanımı yer almamaktadır. Genel kabul görmüş
tanıma göre tahakkuk esası, gelir ya da giderin mahiyet ve miktar itibarıyla
kesinleşmesidir. Tahakkuktan bahsedebilmek için gelir ya da gideri doğuran
işlemin eksiksiz olarak gerçekleşmesi, yani gelirin mahiyetinin ve miktarının
kesinleşmesi ile birlikte hukuken istenebilir duruma getiren işlemin veya olayın
gerçekleşmesi gerekmektedir.
Kurumlar
Vergisi Kanunu'nun 13 üncü maddesiyle, kurumlar vergisinin, bu Kanun'un 1 inci
maddesinde yazılı mükelleflerin bir hesap dönemi içerisinde elde ettikleri safi kurum
kazancı üzerinden hesaplanacağı ve safi kurum kazancının tespitinde ise Gelir
Vergisi Kanunu'nun ticari kazanç hakkındaki hükümlerinin (ile değerleme
hükümlerinin) uygulanacağı hükme bağlanmıştır.
Ticari kazanç gibi tespit edilen
kurum kazancının belirlenmesinde de tahakkuk esası geçerli olup, gelirin elde
edilmesi veya giderin gerçekleşmesi yönünden tahsilat ya da ödemenin yapılmış
olmasının bir önemi bulunmamaktadır. Bir giderin vergiye tabi gelirden
indirilebilmesi için tahakkukun
gerçekleşmesi gerekmektedir. Kullanılan kredilerin faizleri de kredi alanlar
açısından gider (ya da maliyet) niteliği taşımaktadır. Bu giderlerin dönem kurum
kazancından indirilebilmesi için tahakkuk etmesi, diğer bir ifadeyle giderin
nitelik ve tutar olarak kesinleşmesi ve kredi veren tarafından da hukuken talep
edilebilir duruma gelmesi gerekir.
&nbs |