1. Borç para verenler hangi
hallerde ikrazatçı sayılarak vergi mükellefiyetine alınacaktır :
a) Ticarî kazanç sayılacak
haller :
Borç para verenlerin bu işten
sağladıkları faizin gelir unsurlarından hangisine girdiğinin tayininde, ikraz
işinin mutad meslek halinde ifa edilmiş olup olmadığına bakılmak lâzım gelir:
Ödünç para verme işi mutad meslek
haline getirilmişse, bu faaliyet ikrazatçılık sayılacak ve elde edilen gelir,
ticarî kazanç olarak vergiye tabi tutulacaktır.
Herhangi bir kimse, birden fazla
yılda tek şahsa veya bir yılda aynı şatış veya muhtelif şahıslara borç para
vermişse, bu kimsenin ikrazatçılık işini mutad meslek halinde yapmış olduğunun
kabulü gerekir. Kaza mercilerinin görüşü de bu merkezdir. Bu sebeple, borç para
vermeyi itiyat haline getirmiş olanların ikrazatçı sayılarak, haklarında Gelir
Vergisi Kanununun ticarî kazanç hükümlerine göre işlem yapılacağı tabiidir.
Bu şekilde borç para veren
şahısların ayrıca, Gider Vergileri Kanununun 28 inci maddesi hükmüne tevfikan
banker ad ve telâkki edilerek gider vergisi ile de teklif edileceği izahtan
varestedir.
b) Menkul Sermaye İradı
Sayılacak haller :
Borç para vermeyi itiyat haline
getirmemiş olanların (ortada "Devamlılık" ve "Tekerrür veya Taaddüt" olmaması
hasebiyle) arızi olarak veya tesadüfen ve ticari bir faaliyete bağlı olmayarak
ikraz ettikleri paralar karşılığında elde ettikleri faizlerin menkul sermaye
iradı olarak vergilendirilmesi icabeder.
Her iki halde de, ikrazatçılığı
teyid eden olaylarla ilgili delillerin muhkem bir şekilde tertip ve tanzim
edilecek tutanaklarla tesbit ve tevsik edilmesi ve rapor haline getirilmesi
zorunludur.
2. İkrazatçılıkta vergiyi
doğuran olay :
Bilindiği üzere, vergiyi doğuran
olay; Vergi Kanunlarının, vergiyi bağladıkları olayın vukuu veya hukukî durumun
tekemmülü, ile doğar. (V. U. K. Md. 19)
Tatbikatta; ikrazatçılıktan
mütevellit faizlerin ne zaman elde edilmiş sayılacağı (Vergiyi doğuran olayın ne
zaman meydana geldiği) hakkında muhtelif görüşler mevcuttur.
Danıştayca verilmiş müteaddit
kararlarda (Yüksek Mahkeme tatbikattaki teamülleri nazara alarak) faizin, ikraz
işleminin yapıldığı anda doğduğu, yani elde edildiği kabul edilmiş olmakla idarî
yönden de uygulamaların bu görüşe mütenazır olarak yürütülmesi uygun
bulunmaktadır
Ancak, bu durumda da ortaya bazı
yeni problemler çıkmaktadır.
Şayet borcun vadesi aynı takvim
yılına isabet eder ve borç da vadesinde ödenirse, faiz bu yılın geliri olarak
vergilendirileceğinden burada tereddüt edilecek bir husus yoktur.
Vadenin diğer yıla sirayet etmiş
olması halinde de, faiz peşin tahakkuk ettirildiğinden, vergiyi doğuran olay bu,
yılda tekevvün etmiş olacağı cihetle, borçla ilgili bulunan faizin, o yılın
geliri olarak vergilendirileceği hususunda da tereddütlü bir durum mevcut
değildir.
Borcun vade hitamında ödenmemiş
olması halinde ise, durum tamamiyle değişmekte ve konunun icraya intikâl
ettirilip ettirilmediğine bakılması lâzım gelmektedir.
Şayet hadise, vade hitaminda
borcun ödenmemesi sebebiyle icraya intikal ettirilmişse, bu takdirde peşin
tahakkuk ettirildiği kabul edilen faiz dışında herhangi bir gelirden söz
edilemiyeceğinden, yalnız borcun verildiği yıl için tarhiyat yapılmakla iktifa
olunacaktır.
Ancak, vade hitamında alacaklı
icraya müracaat etmemişse bu takdirde Danıştay'ca da kabul edildiği üzere,
paranın tahsil edildiği tarihe kadar olan devreler gözönünde bulundurulmak
suretiyle ayrı ayrı yıllar itibariyle tarhiyat yapılması gerekecektir.
3. Borç verenlerin hangi
hallerde ikrazatçı sayılmayacağı:
Danıştayın bu konuda çok değişik
kararları bulunmaktadır.
Bu arada bilhassa gayrimenkul
alım satım münasebetlerinde pek çok tereddütlü durumlar meydana
çıkmaktadır.
Örneğin, Temyiz Komisyonunca bu
hususla ilgili olarak verilmiş bulunan ve "ibraz edilen noter huzurunda tanzim
edilmiş ifade zabıtları Tapu Sicil Muhafızlığı, Belediye Şube Müdürlüklerı
derkenarlarının ve inşaatçılarda yapılan satış vadi anlaşmalarının tetkikinden,
ipoteğin daire almak gayesiyle tesis edildiği anlaşıldığından, verilen paranın
faiz almak maksadına matuf bulunmadığı" gerekçesiyle tarhiyatı terkin eden
kararı, Danıştay'ca; "Her ne kadar ödevli, Şükriye Özen'in dışında kalan diğer
kişilere daire almak amacıyla para verdiğini ve faiz almadığını, ortada mukni
deliller bulunmadan kanaate müsteniden mükellefiyet tesis edilemiyeceğini ileri
sürüp dosyada mevcut belgeleri ibraz etmişse de, bu belgeler arasında 1961 ve
1962 yıllarında daire almak niyetiyle adı geçen kişilere para vermiş olduğu
yolundaki ifadesini tanıtlayan resmi şekilde noterle yapılmış bir satış vadi
mukavelesi bulunmamaktadır. 8.11.1962 tarihli satış vadi mukavelesi ise, resmi
şekilde yapılmamış olduğundan hukuken, geçerli bir belge sayılamaz. Ödevlinin
1961 yılında daire almak niyetiyle Atıfet Asılmaz'la 105.000,– liraya
anlaştıkları ve 85.000,– lirasını ödevlinin peşinen ödediği yolunda Noterde
re'sen alınmış ifadeleri mevcut ise'de ifade sahiplerinin ihtilâflı yıldan çok
sonra 23.7.1965 tarihinde tesbit edildiği ve bu tür ifadelerin her zaman
temininin mümkün bulunduğu göz önünde tutularak kabule şayan görülmemiş ve söz
konusu tapu kaydı örneklerinde daire karşılığında para verildiğine dair,
herhangi bir şerhe tesadüf edilmemiştir." esbabı mucibesiyle bozulmuş ve borcun
faiz karşılığı verildiğine hükmolunmuştur.
Bu hadise de gösteriyor ki, her
şeyden önce borcu alanla veren arasındaki bağlantının menfaate dayanıp
dayanmadığı hususunun tesbiti gerekmektedir.
Bu sebeple, mükellefiyet
tesisinden önce borcu alan ve veren arasında yakın akrabalık veya iş münasebeti
bulunup bulunmadığının geniş bir tetkikat yapılmak suretiyle tayini lâzım gelir.
4. Faiz miktarının ne olacağı
hususu :
Bu konuda da Danıştay'ın muhtelif
görüşleri mevcuttur.
Borç verilen para için ödenecek
faiz miktarı belli edilmemişse, bu faiz miktarı, Danıştay'ca % 20 olarak kabul
ediliyordu. Son olarak bu görüşten dönülmüş, "Uyuşmazlık borç olarak verilen
para sebebiyle elde edildiği kabul edilen faiz geliri veya mekul sermaye
iradının tesbitinde hangi ölçünün esas alınacağına ilişkin olup, borç verilen
para nedeniyle elde edilen faiz gelirinin ne nisbette olduğu inandırıcı olacak
şekilde tesbit edilmemiş ise de, çevrenin hayat şartlarına, ekonomik bünyesine
ve kredi piyasasına, mevcut talebe göre faiz tutarının ne olması lâzım
geldiğinin araştırılması ve o yolda bir karar verilmesi gerekirken, en az yirmi
yıl önce teessüs etmiş bir içtihada dayanılarak % 20 faiz nisbeti uygulanmak
suretiyle verilen Temyiz Komisyonu kararında isabet görülmemiştir." gerekçesiyle
değiştirilmiştir.
Bu sebeple, ikrazatçılarla ilgili
olarak belli oranda bir faiz alındığının maddi delillerle tevsik ve tesbitinin
mümkün bulunmaması hallerinde, faiz miktarının, çevrenin hayat şartlarına,
ekonomik bünyesine, kredi piyasasına ve mevcut talebe göre tayini yerinde
olur.
Bunun dışında, gerek borçluların
ifadeleri ve gerekse sair suretlerle faiz miktarı tesbit edilebiliyorsa, bu
takdirde verilecek ifade ve tesbitlere uyulmak suretiyle işlem ifası
zaruridir.
5. Ev kirasız, para faizsiz
olarak menfaat sağlanması :
Bu konuya daha önce 89 seri
sayılı Gelir Vergisi Genel Tebliği'nde değinilmişti. Ancak bilâhare Temyiz
Komisyonunca verilmiş müteaddit kararlarda bu tebliğimizin aksine olarak, nakde
dayanmadan ayın şeklinde sağlanan menfaatler dolayısiyle mükellefler adına
yapılmış bulunan tarhiyatların terkin edildiği görülmüştür.
Bu şekilde Hazine aleyhine
verilmiş bulunan ve yapılmış tarhiyatları tamamen terkin eden Temyiz Komisyonu
kararları Danıştay'ca; "Mükellef tarafından ev sahiplerinin gayrimenkullerine
ipotek tesis edilmek suretiyle borç verildiği ve karşılığında kira bedeli
ödenmeyerek oturulduğu dosya muhteviyatından anlaşılmış olduğuna göre, ipoteğin
devam ettiği müddetçe, her vergilendirme döneminde yıllık kira bedeli kadar bir
menfaat sağladığı aşikârdır. Nakdi sermaye karşılığında sağlanan bu menfaatin
kiraya tekabül etmesi ortada faiz bulunmadığını göstermez. bu hal ancak faizin,
kira kadar olduğunu gösterir. Gerçekten nakdi sermayenin kullanılmasına
karşılık, borçluya ait evde kirasız oturulması yolundaki anlaşmalar karma
işlemlerdir. Anlaşmalardan birincisi nakdi sermayenin, ev kirası tutarındaki bir
faiz karşılığında borç para olarak verilmesi, ikincisi de evin, nakdi sermayenin
faizi miktarındaki bir kira üzerinden, kiraya verilmesidir. Bu itibarla borç
veren nakdi sermaye karşılığında faiz elde etmiş, evlerini kiralıyanlar da
karşılığında kira sağlamış olmaktadır. Ödünç verenin alacağı faizin, borçlunun
evinin kirası kadar olması halinde, taraflar kira ve faiz alacaklarını takas ve
mahsup yapmak suretiyle birbirlerinden tahsil edebilirler. Tarafların arada
karşılıklı olarak kira ve faiz almamak hususunda aralarında yapacakları
anlaşmalar da ortada takas ve mahsup işlemi olmadığına delâlet etmez. Bu
itibarla faiz ve kira alacaklarının takas ve mahsup edilmiş bulunması karşısında
hiçbir zaman evin kirasız ve paranın faizsiz olduğu iddia edilemez."
gerekçesiyle bozularak söz konusu Genel Tebliğdeki görüşümüz aynen kabul edilmiş
olmaktadır.
Bu sebeple, ev kirasız, para
faizsiz verilmesi hallerinde karşılıklı olarak menfaat sağlandığından, ortada
maddi delillere dayanarak bir tesbit yapılsın veya yapılmasın her iki tarafın da
Gelir Vergisi Kanunu hükümleri dairesinde mükellefiyetlerinin tesisi,
vergilendirme döneminin de ipoteğin devam ettiği müddete göre tayini, faiz ve
kira miktarının ise, çevrenin hayat şartlarına, ekonomik bünyesine, kredi ve
kira piyasasına göre karşılıklı olarak takdiri lâzım gelir.
6. Temerrüt Faizleri :
Temerrüt faizi, borçlunun borcunu
ödememesi halinde, normal faiz dışında ödemeye mecbur olduğu faizdir.
Borçlar Kanununun 103 üncü
maddesinde, "Bir miktar paranın tediyesinden temerrüt eden borçlu mukavele ile
daha az bir faiz tayin edilmiş olsa bile, geçmiş günler için senevî yüzde beş
hesabile tediyesine mecburdur. Akidde doğrudan doğruya veya taksite raptedilmiş
komisyon şeklinde yüzde beşten ziyade bir faiz şart edilmiş ise, bu faiz de
temerrüd eden borçludan istenebilir." denilmektedir.
Bu hüküm gereğince, borç veren
kimse borçlunun borcunu zamanında ödememesi halinde, normal faiz dışında bir
faiz daha talep edebilmektedir. Ortada alacaklı yönünden normal faiz dışında bir
menfaat daha sağlanmakta ise de, temerrüt faizi 2279 sayılı Ödünç Para Verme
İşleri Kanununun şümulüne giren bir muamele olmadığı cihetle, bunların vergi
matrahı içinde mütalaâ edilerek vergilendirilmesi düşünülemez.
Bilgi edinilmesi ve gereğince
işlem ifası önemle rica olunur.