Doğalgaz
ile oturup kalkacağız
Dünya
enerji projeksiyonları, Avrupa Birliği'nin tüketim ve arz dengeleri, çevre
kaygıları, jeopolitik hesaplar, çevremizdeki gaz-zengini üretici bölgeler ve de
ülkemizde giderek artacağı anlaşılan gaz tüketimi gözlerimizi gazdan ve onu
etkileyen etmenlerden bir saniye bile ayırmamamız gerektiğine işaret ediyor.
Aslında
üretim konusunda toplam gereksiniminin yüzde 3'ünü bile zor karşılayan gaz
yoksulu bir ülkeyiz ama dışardan da gelse doğalgaz enerji tablomuzda, özellikle
de elektrik üretimi, konut ve sanayi kullanımı alanlarında, yaşamsal önem
taşıyor. İthalatın, gerek boru hatlarından gerek LNG yoluyla, sürekli artması
kaçınılmaz. Halihazırda Rusya'ya yüzde 60 bağımlıyız gazda. Bu oran, aşırı
bağımlılıktan şikayetçi AB ülkeleri için yüzde 44. Arz kaynaklarını
çeşitlendirmek öncelik, ancak kısa ve orta vadede Rus doğalgaz tekeli Gazprom'a
bağımlılık devam edecek.
Bu
itibarla, önümüzdeki 25 yılda hem bizi hem de AB ekonomilerini temelden etkileme
potansiyeline sahip bir oyuncu olan Gazprom'u iyi okumamız gerekiyor. Gazprom,
mevcut 540 milyar metreküp (mmk) üretimini 2030'a kadar 630 mmk'e çıkarmayı
hedefliyor. Mevcut süper gaz yatakları Medvezhe, Urenmgoye ve Yamburg, Gazprom
üretiminin neredeyse yüzde 70'ini çıkartıyor. 2030'a kadar bu yataklar ekonomik
ömürlerini dolduracaklar; nitekim üretim düşüşleri şimdiden başladı bile.
Cenomanian ve Yamal yatakları umut vaat ediyor; ancak buralara üretim, ulaşım ve
dağıtım için mevcut yıllık 9 milyar doların çok ötesinde yeni yatırım gerekiyor.
Gazprom genelde Kuzeydoğu Asya pazarları için geliştirilen Doğu Sibirya,
Uzakdoğu ve Sakhalin yataklarında şimdilik önemli bir role sahip değil.
Azalan
rezervleri ve üretim kaybını gidermek için ucuz Orta Asya gazını uzun vadede
kendisine bağlamak ve boru hatları şebekesi üzerinden hem iç hem de ihracat
yükümlülüklerini bu şekilde karşılama peşinde. Nitekim, Nisan 2003'te
Türkmenistan ile uzun vadeli bir gaz alım anlaşması imzaladı. Buna göre 2007'ye
kadar 60-70 mmk gazı 44 dolardan (ve yüzde 50'si mal ve hizmet mukabili olmak
üzere) alacak. Kazakistan ve Özbekistan ile de benzeri anlaşmalara imza konuldu.
Dolayısıyla, bu ülkelerle alternatif anlaşmalar imzalayan diğer ülkelerin
projelerinin olabilirliği kuşkulu. Sadece Türkmenistan toplam rezervlerinin
yarısını Gazprom'a bağlamış durumda.
Gazprom'un
tedarik piyasasında rekabet yaratabilecek Orta Asya gazına bir anlamda el
koyması, dahası bağımsız Rus gaz üreticilerini de denetim altına almaya
çalışması, en büyük müşþterisi olan Avrupa Birliği'ni ciddi kaygıya sevk ediyor.
Bizi de. Onun içindir ki işin içine Azerbaycan, Kazakistan, İran, Irak ve daha
uzun vadede Mısır, Suudi Arabistan, Katar'ı da katacak Turkiye uzerinden
"dördüncü arter" tezi genis ilgi uyandırıyor.
Bilmediğimiz
Suudi Arabistan ve Türkiye
Riyad,
Cidde ve Mekke'yi ziyaretim sırasında Suudi Arabistan'a ilikin bazı
önyargılarım (özellikle de şeriat düzeninin çağdaşlaşmayı nasıl
baltalayabileceği ve kadınların toplumdaki yeri konularında) pekişti, bazı
konularda ise siyah-beyaz gözlüğümüzü çıkartıp 73 yılda bu ülkede bedevilikten
petrol süper gücü konumuna yükselişin getirdiği değışimlere yeni bir bakış
açısı
geliştirmemiz gereğini hissettim. Gerek iç siyasi ve ekonomik dinamikler gerekse
dış baskılar Suudi rejimini bir yol ayrımına doğru sürüklüyor. Bu ülkede meydana
gelecek değışiklikler dünya enerji piyasalarını, Ortadoğu'daki jeopolitik
dengeleri ve küresel güvenliği temelden etkileme potansiyeline sahip.
Ekonomide
artık mızrak çuvala sığmıyor
Dünyanın
en zengin ve uluslararası değeri yüksek kaynaklarına sahip olup da bu serveti
böylesine akılsızca ve hoyratça kullanan başka bir bölge yoktur herhalde.
Aralarında hiçbiri evrensel demokrasi, özgürlük ve insan hakları standartlarına
uymuyor. Yolsuzluk ve yoksulluk hepsinde de had safhaya ulaşmış durumda. Siyasi
istikrar çoğunda ancak otoriter, baskıcı yöntemlerle sağlanabiliyor.
Yerküresinin enerji kaynaklarının önemli bir bölümü Arap coğrafyasında. 22 Arap
ülkesinin dünya ekonomisi içinde yarattığı toplam üretim değeri ise 700 milyar
dolar civarında. İçlerinde en güçlü ekonomiye sahip olanı (satın alım gücü
partisine göre) 287 milyar dolarlık GSMH'si ile Suudi Arabistan.
İşsizlik
resmi rakamlara göre yüzde 14, ancak sokaktaki insanlara sorarsanız yüzde 30'lar
düzeyinde. Nüfus (26 milyon) her yıl yüzde 2.4 oranında büyüyor. Yüzde 74'ü 29
yaşın altında. Toplam emek gücünün yüzde 65'ini yabancı göçmenler oluşturuyor.
Zaten fazlasıyla şişirilmiş olan kamu sektörü dışında bu genç nüfusa iş
imkanları yaratmak Suudi yönetiminin en başta gelen önceliği. Genç insanlar,
göçmen isçilerin üstlendiği "mavi yakalı" işlerden ziyade hizmet sektöründe,
yüksek ücretli "kaliteli" istihdam arayışıiçinde. İstihdam piyasasını
"Suudileştirme" politikası 2007'ye kadar Suudi oranını yüzde 70'e çıkartmayı
hedefliyor. Biraz ham hayal bu, zira yüzde 90 petrole bağımlı ekonominin ciddi
bir "çeşitlendirme" stratejisini uygulamaya koymadan bu hedefe ulaşması çok zor
gözüküyor.
Arap
dünyasındaki ekonomik liderlik konumuna rağmen, Suudi Arabistan artık bizim
bildiğimiz petro-dolarlar içinde yüzen zengin bir ülke değil. 1981'de ABD ve
Suudi Arabistan'da kişi başına GSMH 1980'de (petrolün varili bugünkü dolar
değeri ile 80 dolar idi o zaman) 22,000 dolar iken geçen yıl SAGP'e göre 11,800
dolara düştü. Bu ciddi bir gerileme. Varili 10 dolardan 50 dolara kadar uzanan
menzildeki petrol fiyat dalgalanmaları ülkede istikrarlı ve sürdürülebilir bir
kalkınmaya izin vermeyecek gibi görünüyor. Dünya petrol üretiminde rezervlerin
dörtte birine sahip olan Suudi Arabistan, şubat 2002'de birinciliği günlük 7.1
milyon varil kapasiteye ulasan Rusya'ya kaptırdı, sonra tekrar az farkla ele
geçirdi. şimdi 9.1 milyon varil üretiyor günde ve bunun 8.7 milyonu net ihracat.
Varil başına üretim maliyeti 2.7 dolar civarında. AOC, BP, ENI, ExxonMobil,
Occidental, Repsol, Shell ve Sinopec Suudi petrol üretimindeki kilit firmalar.
Avrupa
ve ABD'deki geleneksel pazarlarında da talep aşınması meydana gelmesi Riyad'ı
telaşlandırıyor. Asya-Pasifik ekonomileri mevcut üretimin yaklaşık yüzde 40'ını
satın alıyor ABD tedricen Venezuela, Meksika ve Kanada'ya dönerken. OPEC içinde
de tedricen İran ve Venezuela gibi son yirmi yılda yaşanandan daha yüksek fiyat
politikası savunan radikal üyelere yaklaşıyor Suudi Arabistan. 22-28 dolar bandı
çoktan terk edildi; yeni ortalama referans fiyatın 40 dolar civarında
belirlenmesi görüşü ağır basıyor. Geçen yıl 11 OPEC üyesi ülke petrol
ihracatından 338 milyar dolar kazandılar -2003'e kıyasla yüzde 42 artış.
Öte
yandan, Suudi servetinin önemli bir kısmı yurtdışına yatırılmış vaziyette. Son
aylarda bölgeye genellikle emlak yatırımı olarak geri dönmeye baþladı. Suudi
fonları kimilerine göre trilyon dolarlarla ifade ediliyor. Su darlığı, gıda
yeterliliği ve sübvansiyonların aşırı boyutlara ulaşmış olması diğer önemli
sorunlar arasında.
Eğitim
sistemi modern ekonomi ve toplum gereksinimlerine yanıt vermekten uzak. Bazı
okullarda 25 saatlik ders programının neredeyse yarısı sadece din derslerine
ayrılmış durumda. Kılar ayrı okullarda okuyorlar. Kadınların ekonomik yaşama
artan ölçüde katılmaları yakın gelecekte pek muhtemel gözükmüyor. Bu yönde
siyasi irade olsa bile ulemanın kontrolündeki Adalet Bakanlığı ile Eğitim
Bakanlığı'nın böylesi bir açılıma icazet vermeyecekleri anlaşılıyor.
Suudi
Arabistan'in Dünya Ticaret Örgütü ile katılım müzakereleri devam ediyor. Geçen
yıl sonunda tamamlanması öngörülüyordu ancak engelleri aşmak mümkün olamadı.
Özellikle iç dağıtım, telekomünikasyon ve sigortacılık sektörlerinde piyasaya
yabancıların girişine sıcak bakmıyorlar. Önde gelen dünya markalarının
temsilcisi olarak münhasır ithalat yapan yerli şirketler de yabancı doğrudan
yatırımın gelmesinden memnun değiller. Zira, bu durum ithalattan aldıkları
komisyonun giderek ortadan kalkması sonucunu doğurabilir.
Ayrıca
ortak yatırımcı olarak kontrollerini yansıtacak iştikrak payını da koymadan
kârdan yüksek pay istemeleri yabancı ortaklarında rahatsızlık yaratıyor. Özel
sigorta şirketleri yeni yeni ortaya çıkıyor. Temelde ülkenin ekonomik
faaliyetini Saudi Aramco petrol şirketi ile SABIC adı verilen ve her alanda
faaliyet gösteren devlet şirketi kontrol ediyor. OPEC petrol üretim kotasının
gayri resmi ticaretle aşılması yoluyla Suudi hanedanına ilave gelir sağlandığı
iddiaları yaygın.
Geçici
yönetimden güçlü bir iktidara
Kral
Fahd'in Kasım 1995'te geçirdiği ağır rahatsızlık nedeniyle günbegün yönetimi
kardeşi Veliaht Prens Abdullah'a devretmesi ile birlikte bazı alanlarda
reformist kımıldamalar başladı. Tutarlı, dürüst, omurgalı olduğu ve halkın
nabzını iyi tuttuğu belirtilen Veliaht Prens Abdullah, şayet Suudi Arabistan
21'inci yüzyılın meydan okumalarını başarıyla karşılayacak ve ekonomisini petrol
dışındaki alanlara doğru çeşitlendirecekse, "böyle gelmiş böyle gitmez"in
farkında.
Bıçak
kemiğe dayandığı içindir ki reform paketleri tedricen gündeme alınıyor. Ancak
her atılan adımda iplerin elden kayabileceği kaygısı daha fazla hissediliyor.
Çünkü her reform paketi beraberinde bir dizi yeni adımları da zorunlu kılıyor.
Kraliyet ailesinin içinde olduğu menfaat bağlarının devamının riske girmesi
adımların hızlandırılmasının önündeki en önemli engel gibi gözüküyor.
Suudi
hanedanı, 5000'i prens 30 bin kişilik geniş bir "rantiye" kitlesi oluşturuyor.
Kararlar, kraliyet ailesinin önde gelenleri, dini liderler ve diğer denge
unsurları arasında konsensus sağlanarak alınıyor. 13 vilayetin başında kralın
tayin ettiği prensler var. Bu rejimin alternatifi, Batı açısından bakılırsa,
aslında yine kendisi. Muhalefet sayılabilecek grupların ülkeyi daha geriye, daha
köktendinci bir sisteme götürmesi ihtimali yabana atılmayacak kadar ciddi. Kral
Fahd'in Sudeyri ailesinden baba bir, anne ayrı (Sammar ailesinden) kardeşþi
Veliaht Prens Abdullah hem ülke içinde hem de dışında tutarlı, dürüst tavrıyla
saygınlık ve itibar kazanmış görünüyor. Değişikk danışma kurullarını etkin
çalıştırmak suretiyle halkın geniş kesimlerinin nabzını tuttuğuna da inanılıyor.
Güçlü inançları ve vizyonu olduğu söyleniyor. Dünyanın dört bir tarafında
ezildiğini düşündüğü Müslüman gruplara yardım akıtıyor.
Prens
Abdullah'ın, diplomaside başarılı bir çizgi izlediği yaygın kanaat. Yemen ile
uzun yıllar süren sınır uyuşmazlıkları sonuçlandırdı. Baas rejimi Suriye'si ile
sağlam özel ilişkiler kurdu. İran ile, özellikle ABD'nin şaşkın bakışları
altında, yeni bir stratejik ilişki geliştiriyor. Birleşik Arap Emirlikleri,
Kuveyt, Katar ve Bahreyn ile ekonomik rekabet (ve "büyük ağabey" sendromu")
yaşansa da Körfez İşbirliği Konseyi'nin doğal lideri. Beyrut Zirvesi'nde
onaylanan barış önerisi ile Arap dünyasının öncü kuvveti konumuna yükseldi.
"Mısır'sız barış, Suriye'siz savaş olmaz" deyişini boþ çıkarttı. Çin, Hindistan
ve Rusya ile yeni ilişkiler demeti geliþtirdi.
Halihazırda
zorla hayatta tutulan Kral Fahd'ın yerini alana, yani köprüyü geçene kadar
Sudeyri ailesinden ülke yönetime hükmeden yedi kişi -ki aralarında Kral Fahd,
Savunma Bakanı Prens Sultan, Dışişleri Bakanı Prens Faysal, Riyad Valisi ve
İçişleri Bakanı da var- ile iyi geçinmek, tahta oturuncaya kadar hanedanı,
ulemayı hoşnut tutmak zorunda. Zira, bu toprakların Bizans entrikalarına hiç
yabancı olmadığının bilincinde.
Nereden
nereye?
Osmanlılar'ın
Arabistan'a gelişi 1516'da Memlükler'in Bilad al-Sham ve Mısır'da yenilgiye
uğratılması ile baþlıyor. Hicaz ve Yemen'de otoritesini kuran Osmanlı'nın amacı
daha ziyade İstanbul'dan Mekke ve Medine'ye uzanan hac güzergahı üzerindeki
toprakları ele geçirip buraların güvenliğini sağlamak olmuş. Bab-i Ali, kendisi
ile işbirliği yapan yerel Arap kabilelerini mükafatlandırmış. Zaman zaman
onları birbirine karşı kullanmayı da denemiş.
Mısır
Valisi Mehmet Ali Paşa'nın Osmanlı adına oğulları İbrahim Paşa ile Tosun Paşa'yı
bir isyanı bastırmak üzere bölgeye göndermesi, Osmanlı kuvvetlerinin Suudiler'in
lideri İmam Abdul bin Suud'u yakalayıp İstanbul'a sevki ve adı geçenin Sultan
Ahmet Meydanı'nda idamı kolektif hafızaya kazınmış. Suudiler, bu olayı hiç
unutmuyorlar; eski başkentleri Dirriyat'ın yerle bir edilmesini de. Dirriyat'ta
ev sahipliğimi yapan Kral'ın yeğeni Prens Abdulah bin al Turki, dedesinin nasıl
öldürüldüğünü anlattıktan sonra, yine de hamam, taş bina, kale, top ve benzeri
teknolojileri öğrendiklerini, ilişkilerde karşılıklı güveni tesis etmenin zaman
alacağını vurguladı.
Osmanlılar,
1890'da Abdul Azizi bin Abdul el Suud'un ailesiyle birlikte Kuveyt'te sürgüne
gitme isteğini gönülsüzce kabul ediyor; ancak değişen uluslararası ortam Suud
ailesinin 1902'de geri dönmesine imkan veriyor. Bundan tam 30 yıl sonra da Kral
Abdülaziz önderliğinde birleşen Suudi Arabistan, 22 Eylül 1932'de bildiğimiz
gelişmeler neticesinde bağımsızlığına kavuşuyor. 1938'de Dahran'da Standard Oil
of California şirketinin ilk ticari petrol üretimini başlatmasıyla da Suudi
Arabistan tarihinde yeni bir dönem başlıyor. İngilizler, Lawrence ile
kazandıkları üstünlüğü Amerikalılar'a kaptırıyorlar. Teselli ikramiyesi olarak
Londra dikkatini İran petrolleri üzerinde yoğunlaştırmayı tercih ediyor.
Gerek
Suudiler'in Türkiye'ye bakışı, gerek bizim Suudi Arabistan'a bakışımız
genellikle tarihin ve siyasi ilişkilerdeki gerginliklerin etkisi altında
biçimlenmiş bugüne kadar. Eski Osmanlı dominyonu olan Arap ülkeleri ile aramızda
sıcak bir ortam yaratılamamasının kökeninde Birinci Dünya Savaşı öncesi ve
sonrasında Arap nüfusun Osmanlı karşıtı cephede yer alması, Cumhuriyet
Türkiye'sine -özellikle de laik sistemi nedeniyle- dostane sayılamayacak
tavırlar geliştirilmesi, uluslar arası alanda Kıbrıs gibi ulusal davalarımızda
destek bir yana köstek olunması gibi gelişmeler yatıyor. Yine Suudiler'in
Türkiye'deki kökten dinci İslami kuruluşlara Rabıta türü paravan vakıflar
üzerinden parasal, lojistik ve moral destek sağladıkları iddiası da
ilişkilerimizin gelişmesine ciddi darbe vurdu.
Bu
yaklaşım, bilinçaltımıza "ne Arabın yüzü ne Şam'ın şekeri" tekerlemesinin
kazınmasına yol açmış. "Lawrence'in kışkırtması ile Osmanlı askerini arkadan
hançerleyen Suudiler"den nefret belki de bir anlamda o coğrafyadan
çıkartılmamızın kuyruk acısı ile ilgili olabilir.
Madalyonun
öbür yüzüne baktığımızda, Suudiler'in önemli bir kısmının bize bakışı da pek
farklı değil aslında. "Ankara'da İslam'ı uygulamak bir yana kendi nüfusuna
Müslüman olduğu için zulmeden" bir yönetimin işbaşında olduğuna inanılıyor.
Suudi Veliaht Prens Abdullah, bundan birkaç yıl önce Necmettin Erbakan'ı kabul
ederken, onu "Müslüman olduğu için iktidardan uzaklaştırılan" bir devlet adamı
olarak tanımlıyordu. Wahhabi, yani İslam'ın kökenlerine dönüş hareketinin
Türkiye'nin din anlayışı ve uygulaması ile bağdaşmasını kimse beklememeli. Arap
olmayan İslam ülkelerinin dini yorumlayış ve kendi yaşamlarına tatbik ediş
biçimini bir türlü hazmedemiyorlar. Ortadoğu ve Kuzey Afrika'nın en büyük
ekonomisine, askeri gücüne ve çağdaş toplumuna sahip Türkiye'nin bölgede
liderlik iddiasında olan Suudi ailesini ciddi şekilde rahatsız ettiği görülüyor.
Irak
ve Suriye ile aramızdaki su sorunu da özellikle de Şam'ın usta manevraları
sayesinde Türkiye ile başını Suudi Arabistan'ın çektiği Arap dünyası arasında
bir soruna dönüşmüştü. Veliaht Prens Abdullah İbn Abdülaziz al Saud'un bölgedeki
ikinci önemli Arap olmayan güç olan İran'a yaslanma ve reformcu olarak
tanımlanan Hatemi yönetimi ile ilişkilerini daha da geliştirme ve Irak'ı yeniden
Arap Birliği içinde kucaklama politikasının arkasında son zamanlarda sarsılan
Türkiye-İsrail yakınlaşmasını dengeleme mülahazasının bulunmadığı söylenemez.
Daha
yakın dönemde Mekke'de hemen Kabe'nin yanı başındaki Osmanlı'nın inşa ettirdiği
Ecyad Kalesi'nin bir alışveriş merkezi inşası için yıkılması olayı bardağı
taşıran bir gelişme olarak kayda geçti, sert tepki doğurdu. Aklı başında
Suudiler, bir yandan bu tepkiye hak verirken bir yandan da Kabe'nin çevresindeki
sıkışık coğrafyanın bu yıkımı kaçınılmaz kıldığını anlatmaya çalışıyorlar. Bu
ülkenin Dünya Ticaret Örgütü'ne girişine en fazla engel çıkartan ülkelerden
birisi olduğumuzu da Riyad'da öğrendim. Karşılıklı güvensizlik ve önyargı
ortamını daha da ağırlaştıran benzeri örnekler çoğaltılabilir.
Gecen
yılki Cidde Ekonomik Forumu'na Başbakan Tayyip Erdoğan'ın katılması ve yaptığı
konuşma olumlu etkiler yaratmış, özellikle de "reformist" genç Suudi bakanlar
arasında. "Gizli gündem" konusunda bizden daha meraklılar. Beni soru yağmuruna
tuttular AKP'nin "ılımlı İslam", "AB üyeliği", "askerlerin siyasetten
çekilmesi", "Türkiye'nin bölgesel liderlik iddiası", "Suriye ile yakınlaşmanın
perde arkası" ve benzeri konularda.
Yeni
bir başlangıç mümkün mü?
Gerçekçi
olmak gerekirse Türkiye ile Suudi Arabistan'ın bunca yıldır doğru ya da yanlış
şekilde pekişmiş önyargılarından sıyrılıp ilişkilerde karşılıklı menfaatlere
hizmet edecek yeni bir sayfa açmaları yakın gelecekte pek muhtemel gözükmüyor.
Bununla birlikte, Suudi Arabistan ile ilişkilerimizi tarihin ve duygusal
şartlanmaların dışında rasyonel bir gözden geçirmeye tabi tutarak, özellikle de
geniş ticaret/yatırım/müteahhitlik hizmetleri potansiyeli değerlendirebilmek
amacıyla, ekonomik diplomasiyi ön plana çıkartan bazı mütevazi adımlar
atılabileceğine inanıyorum.
Resmi
kayıtlara girmiş 120.000 vatandaşımız yaşıyor Suudi Arabistan'da. Çoğu Hatay
yöresinden gelme. Arapça biliyorlar. Artık Türk deyince bu ülkede ilk akla gelen
berber ve araba tamircisi grupları arka plana çekip yetenekli
müteşebbislerimizle Suudi gerçeğini yeniden keşfetmemiz gerekiyor.
Suudiler'in
ithalat hacmi 30 milyar, ihracat ise 110 milyar dolar (bunun 100 milyarı petrol
ihracatından). Halihazırda ikili ticaretimiz (2003 sonu itibarıyla) 1.7 milyar
dolar civarında. 970 milyonluk mal/hizmet alıp karşılığından 741 milyon dolarlık
ihracat yapıyoruz. Yunanistan'ın Cidde Başkonsolosu'nun anlattıkları bu ülkenin
Suud pazarındaki etkinliğini sergiliyordu. İspanyollar'ın Riyad'daki ticaret
merkezinde kaç kişi mi çalışıyor? Tam 40 uzman ve yönetici. O sayededir ki Suudi
Arabistan'da raflar İspanyol zeytinyağı ile dolu. İtalyanlar, buzdolabı
piyasasının üçte birini parsellemişler. Gıda sanayi ürünleri hemen her ülkeden
geliyor. Bizim bir zamanlar iyi işler üstlenen inşaat firmalarımız, alacaklarını
tahsil etme güçlükleri yaşıyorlar. Taşeronluğun ötesine geçenler çok az. 2002'de
50.000 civarında Suudi turist gitmiş Türkiye'ye. Bunların bir kısmi gayri resmi
ticarete aracılık etmiş.
Bölgedeki
ve dünyadaki yeni konjonktür Türkiye'nin Arap ülkeleri, bu çerçevede de Suudi
Arabistan ile arasındaki ilişkileri normalleştirmesi, hatta geliştirmesi için
elverişli bir ortam oluşturuyor. Bu, İsrail ile stratejik menfaatlerimize
dayanan uzun vadeli ortaklığın aleyhine gelişmek zorunda değil. İkili ilişkileri
üçüncü konulara endekslemekten kaçınmak gerekiyor. Bu yönde gelişmeyi
kolaylaştıracak, özellikle de karşılıklı anlayışı güçlendirecek, bir dizi adıma
gerek var. İlişkilerdeki açılma için kilit mevkideki Suudi hanedan mensupları,
aydınlar, basın ve işadamları ile yakın bağlar kurulması, böylece bu ülke ile
ilişkilerin ülkemizdeki bir avuç din simsarlarının keyfine ve kontrolüne terk
edilmemesi çok önemli.
Suudiler'in
din ve kültür anlayışı ile zerre kadar ortak yönleri olmayan İngiliz, Fransız,
İsveçli, Japon, Koreli, Çinli, Amerikalı işadamlarının milyarlarca dolarlık
ticaret, yatırım ve müteahhitlik hizmetlerini kontrol etmeleri, buna karşılık
Türkiye'nin bu ülkede adeta tevekkülle "bekle gör" yaklaşımı izlemesi şaşırtırcı.
Mevcut potansiyeli en etkin şekilde değerlendirmek için ekonomik ilişkileri
siyasi tercihlerden ve tarihi ipotekten elden geldiğince ayrı tutmaya çalışmak
gerekiyor. Siyasi alandaki mevcut güvensizliği ve tarih/din konusundaki farklı
algılamaları bugünden yarına değiştirmek mümkün değil; ancak işadamları
öncülüğünde başlatılacak bir ekonomik diplomasi hareketi, Suudi yönetiminin
içinde bulunduğu kritik ortamda, bazı mütevazi adımlar atılmasına, ilerleme
kaydedilmesine imkan verebilir.
Suudi
Arabistan ile ilişkilerimizi tarihin ve duygusal şartlanmaların dışında rasyonel
bir değerlendirmeye tutmak zorundayız. Nasıl İngilizler, Japonlar ve
Amerikalılar bu dünyanın hâlâ satın alım gücü yüksek pazarını, siyasi
ilişkileri/tercihleri engel haline getirmeden, azami ölçüde değerlendiriyorsa
bizim de artık berber ve araba tamircilerini arka plana çekip en yetenekli
müteşebbislerimizle Suudi gerçeğini yeniden keşfetmemiz gerekiyor.
Önyargılarımızdan
soyunup, onların önyargılarını da ilişkiler sağlam bir temele oturana kadar
hoşgörü ile karşılayıp sağlam ticari/ekonomik bağlar kurmalıyız. Seçim ya İsrail
ya Suudi Arabistan değildir, olmamalıdır da. Artık ağzımıza sakız ettiğimiz çok
yönlü ve dengeli diplomasiyi gerçek anlamda tatbik etmek zorundayız. Daha fazla
ekonomi, daha az jeopolitik tavsiye ediyorum.
Prens
Abdullah bin Terki'nin başdanışmanı, çağımızda artık insanların ve ülkelerin
toprak için ve siyasi hedefler için savaşmayacaklarını, paranın ve ekonomik
değerin çok daha fazla önem kazandığını, "Şayet Türkiye ekonomik olarak bizi
kazanırsa hiç merak etmeyin Kıbrıs, Suriye ve diğer problemli alanlarda da bizi
arkanızdan sürüklersiniz" diyor. Lawrence'ın peşine takılıp Osmanlı'nın arkadan
hançerlenmesine yanıtı, bunun Arabistan'ın bir krallık altında birleştirilmesi
mücadelesi tarihinde küçük bir sayfa olduğunu, Osmanlı'nın hizmetlerinin şþükranla anıldığını, o dönemde her Osmanlı eyaletinin bağımsızlık mücadelesine
girdiğini, kendilerinin de bulabildikleri her desteği arkalarına alarak bunu
gerçekleştirdiklerini vurguluyor.
Doğrusu
ve yanlışı ile madalyonun öbür yüzünü de görmek gerekiyor. Sürekli "biz
haklıyız, kötü ya da hatalı olanlar karşı taraftır" yaklaşımını
terk etmek,
beğensek de beğenmesek de kendince hikayesi olanları da dinlemek zorundayız.
Sonuçta amaç ulusal menfaatlerimizi dünyanın hangi köşesinde olursa olsun
azamileştirmeyi hedeflemiyor muyuz?
Mekke'de
yarım günlük "umre"
Dubai,
Bahreyn ve Cidde temaslarından sonra Suudi ev sahibimiz bizi Cidde'den araba ile
bir saat mesafedeki Mekke'ye götürdü. Dünya Müslümanlar'ının gözbebeği ve kıble
olarak seçtikleri bu kent ne yazık ki emlak spekülatörlerinin kurbanı olmuş
izlenimi veriyor ilk bakışta. Kabe'nin etrafı bile yüksek otel ve alışveriş
merkezleri ile kuşatılmış. Nefes alamıyor. Etrafında en az bir kilometrelik
geniş bir mekanı boşaltmak gerekiyor Kabe'nin ulvi havasının korunması, her yıl
Suudi ekonomisinin döviz girdisinin üçte birisini sağlayan 2,5 milyon üzerindeki
hacıya rahat bir ortam sağlanması için.
Vatikan
gibi serbest bir kent haline getirilmesini, hatta Cidde ile birlikte özel
statüye kavuşturulmasını isteyenler var. Cidde ile arasında bir trenyolu
kurulması, kentin dünyanın dört bir yanındaki İslami mimariye özgün yeniden
tasarlanması, hizmet sektörünün kalite ve etkinliğinin artırılması zorunlu
gözüküyor.
"Vergilerin
yarısını verin, bizden de petrol bedava"
Cidde'de
iken görüştüğüm Petrol Bakanı'nın başdanışmanı Mohammad Sabani, petrol
fiyatlarında son aylardaki artışın krallığı rehavete sürüklemesinden, ivme
kazanmaya başlayan reform sürecinin askıya alınmasından kaygılı. Artan ölçüde
ABD ve Avrupa'dan Doğu ve Güney Asya ülkelerine doğru ekonomik ve siyasi kayış
yaşandığını, bunun da kendilerine pazarlık gücü verdiğini söylüyor.
Ortadoğu'daki büyük petrol ve doğalgaz projelerinde bundan böyle Hint, Çin,
Malezya ve Brezilya şirketleri aslan payını alıyorlar. Tıpkı Suudi
Arabistan'daki son gaz yatakları sözleşmesini Çinli Sinochem'in ABDli firmaların
şaşkın bakışları arasında kazanması gibi.
Mohammad,
Batı'nın petrolden muazzam vergi alarak rekabeti saptırdığını, kömüre büyük
sübvansiyon verdiğini söylüyor. Şaka yollu "İsterlerse biz petrolü bedavaya
verelim; karşılğında petrolden kazandıkları verginin yarısını bize versinler"
diyor. Bu konuda ortaklaşa bir çalışma yapmaya karar veriyoruz.
Suudi
Arabistan'da yatırımların kralı SAGIA Başkanı Amr, bakan düzeyinde ve Veliaht
Prens'in (ülkenin fiili hükümranı) gözdelerinden. Her yıl düzenlenen Cidde
Ekonomik Forumu'nun fikir babası. Birlikte yatırım ortamının iyileştirilmesi,
petrol ve doğalgazın ötesine ekonominin çeşitlendirilmesi, Suudi Arabistan'ın
Dünya Ticaret Örgütü'ne katılımı müzakereleri gibi konularda geniş bir ufuk turu
yaptık. Ülkesinin tasarruf eğiliminin düşük, tüketim çılgınlığının ise had
safhada olduğunu, servet yönetimi alanında ciddi zaaflar bulunduğunu anlattı.
Şirket gibi yönetilen bir kent devlet olan Dubai'nin kendilerine örnek
olamayacağını da gerekçeleriyle ortaya koydu. Yine de Cidde'nin zamanla daha
liberal ve serbest bir kente dönüşebileceğinih işaretlerini verdi.
Çin'de
yolsuzluk ve rüşvet sorunu ne ölçüde ciddi?
Nereye
gitsem hemen hemen aynı soruya muhatap oluyorum. "Rüşvet ve yolsuzluk ekonomik
büyümeyi çarpıtır, kaynakların heba olmasına yol açar, rekabeti saptırır, yatırımcıları
caydırır diyorsunuz; oysa Çin'de bu zehrin alası var ama dünyanın
en hızlı büyüyen ekonomisi, hem de yabancı yatırımcılar bu ülke ekonomisine
girmek için adeta yarış ediyorlar. Nasıl iştir bu?" Putin'in ulusal kaynaklar
üzerindeki denetimi artırma politikasından önceki dönemde de yabancı
şirketler,
rüşvet ve yolsuzluğa rağmen, iş yapmaya devam ediyorlardı.
Elbette
ki yatırımcılar bakımından tek başına belirleyici bir unsur değil rüşvet ve
yolsuzluğun mevcudiyeti. Piyasa büyüklüğü, kârlılık ve geri dönüş oranı,
altyapı, insan sermayesi, finansman imkanları, işgücü ve çevre standartları,
düzenleyici çerçeve ve benzeri başka kıstaslar var doğrudan yatırımcıyı
etkileyen. Şurası da bir gerçek ki uzun vadeli, fiziki üretim kapasiteleri,
araştırma-geliştirme yaratan yatırımcı için bir ülkenin yönetişim düzeninin
elverişli olması çok önemli.
Çin'de
1979'dan itibaren özel şirketlerin ve piyasanın oluşması ile birlikte daha önce
mevcut olan ancak daha düşük çapta işleyen yolsuzluk mekanizmaları muazzam
boyutlara ulaştı. Bir Çinli araştırmacıya göre (Min Xinpei) yolsuzluk nedeniyle
ülke ekonomisinin yüzde 4.8'i kayba uğruyor. Başka bir araştırmacı (Hu Angang)
ekonomik kaybı GSMH'nin yüzde 15'i olarak hesaplamış. İşin içinde her yerde
olduğu gibi işadamları (yerli ve yabancı), siyasetçiler, bürokratlar, askerler
ve Komünist Partisi kadroları var. Cezalandırmadan ziyade önlemeye ağırlık
veren
yeni politikalar benimsiyor Çin hükümeti. Kolay değil dünyanın satın alım gücü
paritesine göre ikinci büyük ekonomisine sahip, 1.1 trilyon dolarlık ticaretin
aktığı 500 milyar doların üzerinde döviz rezervinin bulunduğu ve de yerel
makamların geniş yetkilerle donatıldığı bir ülkede rüşvet ve yolsuzluğun kaynağını
kurutmak...