ÖĞÜTÇÜ İLE DALDAN DALA     

Sitemizi Tavsiye Etmek İster misiniz?

 

 

07 Mart 2005

 

Mehmet Öğütçü

OECD, Paris

mehmet.ogutcu@oecd.org

 

ÖGÜTCÜ ILE DALDAN DALA

Doğalgaz ile oturup kalkacağız

Dünya enerji projeksiyonları, Avrupa Birliği'nin tüketim ve arz dengeleri, çevre kaygıları, jeopolitik hesaplar, çevremizdeki gaz-zengini üretici bölgeler ve de ülkemizde giderek artacağı anlaşılan gaz tüketimi gözlerimizi gazdan ve onu etkileyen etmenlerden bir saniye bile ayırmamamız gerektiğine işaret ediyor.

Aslında üretim konusunda toplam gereksiniminin yüzde 3'ünü bile zor karşılayan gaz yoksulu bir ülkeyiz ama dışardan da gelse doğalgaz enerji tablomuzda, özellikle de elektrik üretimi, konut ve sanayi kullanımı alanlarında, yaşamsal önem taşıyor. İthalatın, gerek boru hatlarından gerek LNG yoluyla, sürekli artması kaçınılmaz. Halihazırda Rusya'ya yüzde 60 bağımlıyız gazda. Bu oran, aşırı bağımlılıktan şikayetçi AB ülkeleri için yüzde 44. Arz kaynaklarını çeşitlendirmek öncelik, ancak kısa ve orta vadede Rus doğalgaz tekeli Gazprom'a bağımlılık devam edecek.

Bu itibarla, önümüzdeki 25 yılda hem bizi hem de AB ekonomilerini temelden etkileme potansiyeline sahip bir oyuncu olan Gazprom'u iyi okumamız gerekiyor. Gazprom, mevcut 540 milyar metreküp (mmk) üretimini 2030'a kadar 630 mmk'e çıkarmayı hedefliyor. Mevcut süper gaz yatakları Medvezhe, Urenmgoye ve Yamburg, Gazprom üretiminin neredeyse yüzde 70'ini çıkartıyor. 2030'a kadar bu yataklar ekonomik ömürlerini dolduracaklar; nitekim üretim düşüşleri şimdiden başladı bile. Cenomanian ve Yamal yatakları umut vaat ediyor; ancak buralara üretim, ulaşım ve dağıtım için mevcut yıllık 9 milyar doların çok ötesinde yeni yatırım gerekiyor. Gazprom genelde Kuzeydoğu Asya pazarları için geliştirilen Doğu Sibirya, Uzakdoğu ve Sakhalin yataklarında şimdilik önemli bir role sahip değil.

Azalan rezervleri ve üretim kaybını gidermek için ucuz Orta Asya gazını uzun vadede kendisine bağlamak ve boru hatları şebekesi üzerinden hem iç hem de ihracat yükümlülüklerini bu şekilde karşılama peşinde. Nitekim, Nisan 2003'te Türkmenistan ile uzun vadeli bir gaz alım anlaşması imzaladı. Buna göre 2007'ye kadar 60-70 mmk gazı 44 dolardan (ve yüzde 50'si mal ve hizmet mukabili olmak üzere) alacak. Kazakistan ve Özbekistan ile de benzeri anlaşmalara imza konuldu. Dolayısıyla, bu ülkelerle alternatif anlaşmalar imzalayan diğer ülkelerin projelerinin olabilirliği kuşkulu. Sadece Türkmenistan toplam rezervlerinin yarısını Gazprom'a bağlamış durumda.

Gazprom'un tedarik piyasasında rekabet yaratabilecek Orta Asya gazına bir anlamda el koyması, dahası bağımsız Rus gaz üreticilerini de denetim altına almaya çalışması, en büyük müşþterisi olan Avrupa Birliği'ni ciddi kaygıya sevk ediyor. Bizi de. Onun içindir ki işin içine Azerbaycan, Kazakistan, İran, Irak ve daha uzun vadede Mısır, Suudi Arabistan, Katar'ı da katacak Turkiye uzerinden "dördüncü arter" tezi genis ilgi uyandırıyor.

Bilmediğimiz Suudi Arabistan ve Türkiye

Riyad, Cidde ve Mekke'yi ziyaretim sırasında Suudi Arabistan'a ilikin bazı önyargılarım (özellikle de şeriat düzeninin çağdaşlaşmayı nasıl baltalayabileceği ve kadınların toplumdaki yeri konularında) pekişti, bazı konularda ise siyah-beyaz gözlüğümüzü çıkartıp 73 yılda bu ülkede bedevilikten petrol süper gücü konumuna yükselişin getirdiği değışimlere yeni bir bakış açısı geliştirmemiz gereğini hissettim. Gerek iç siyasi ve ekonomik dinamikler gerekse dış baskılar Suudi rejimini bir yol ayrımına doğru sürüklüyor. Bu ülkede meydana gelecek değışiklikler dünya enerji piyasalarını, Ortadoğu'daki jeopolitik dengeleri ve küresel güvenliği temelden etkileme potansiyeline sahip.

Ekonomide artık mızrak çuvala sığmıyor

Dünyanın en zengin ve uluslararası değeri yüksek kaynaklarına sahip olup da bu serveti böylesine akılsızca ve hoyratça kullanan başka bir bölge yoktur herhalde. Aralarında hiçbiri evrensel demokrasi, özgürlük ve insan hakları standartlarına uymuyor. Yolsuzluk ve yoksulluk hepsinde de had safhaya ulaşmış durumda. Siyasi istikrar çoğunda ancak otoriter, baskıcı yöntemlerle sağlanabiliyor. Yerküresinin enerji kaynaklarının önemli bir bölümü Arap coğrafyasında. 22 Arap ülkesinin dünya ekonomisi içinde yarattığı toplam üretim değeri ise 700 milyar dolar civarında. İçlerinde en güçlü ekonomiye sahip olanı (satın alım gücü partisine göre) 287 milyar dolarlık GSMH'si ile Suudi Arabistan.

İşsizlik resmi rakamlara göre yüzde 14, ancak sokaktaki insanlara sorarsanız yüzde 30'lar düzeyinde. Nüfus (26 milyon) her yıl yüzde 2.4 oranında büyüyor. Yüzde 74'ü 29 yaşın altında. Toplam emek gücünün yüzde 65'ini yabancı göçmenler oluşturuyor. Zaten fazlasıyla şişirilmiş olan kamu sektörü dışında bu genç nüfusa iş imkanları yaratmak Suudi yönetiminin en başta gelen önceliği. Genç insanlar, göçmen isçilerin üstlendiği "mavi yakalı" işlerden ziyade hizmet sektöründe, yüksek ücretli "kaliteli" istihdam arayışıiçinde. İstihdam piyasasını "Suudileştirme" politikası 2007'ye kadar Suudi oranını yüzde 70'e çıkartmayı hedefliyor. Biraz ham hayal bu, zira yüzde 90 petrole bağımlı ekonominin ciddi bir "çeşitlendirme" stratejisini uygulamaya koymadan bu hedefe ulaşması çok zor gözüküyor.

Arap dünyasındaki ekonomik liderlik konumuna rağmen, Suudi Arabistan artık bizim bildiğimiz petro-dolarlar içinde yüzen zengin bir ülke değil. 1981'de ABD ve Suudi Arabistan'da kişi başına GSMH 1980'de (petrolün varili bugünkü dolar değeri ile 80 dolar idi o zaman) 22,000 dolar iken geçen yıl SAGP'e göre 11,800 dolara düştü. Bu ciddi bir gerileme. Varili 10 dolardan 50 dolara kadar uzanan menzildeki petrol fiyat dalgalanmaları ülkede istikrarlı ve sürdürülebilir bir kalkınmaya izin vermeyecek gibi görünüyor. Dünya petrol üretiminde rezervlerin dörtte birine sahip olan Suudi Arabistan, şubat 2002'de birinciliği günlük 7.1 milyon varil kapasiteye ulasan Rusya'ya kaptırdı, sonra tekrar az farkla ele geçirdi. şimdi 9.1 milyon varil üretiyor günde ve bunun 8.7 milyonu net ihracat. Varil başına üretim maliyeti 2.7 dolar civarında. AOC, BP, ENI, ExxonMobil, Occidental, Repsol, Shell ve Sinopec Suudi petrol üretimindeki kilit firmalar.

Avrupa ve ABD'deki geleneksel pazarlarında da talep aşınması meydana gelmesi Riyad'ı telaşlandırıyor. Asya-Pasifik ekonomileri mevcut üretimin yaklaşık yüzde 40'ını satın alıyor ABD tedricen Venezuela, Meksika ve Kanada'ya dönerken. OPEC içinde de tedricen İran ve Venezuela gibi son yirmi yılda yaşanandan daha yüksek fiyat politikası savunan radikal üyelere yaklaşıyor Suudi Arabistan. 22-28 dolar bandı çoktan terk edildi; yeni ortalama referans fiyatın 40 dolar civarında belirlenmesi görüşü ağır basıyor. Geçen yıl 11 OPEC üyesi ülke petrol ihracatından 338 milyar dolar kazandılar -2003'e kıyasla yüzde 42 artış.

Öte yandan, Suudi servetinin önemli bir kısmı yurtdışına yatırılmış vaziyette. Son aylarda bölgeye genellikle emlak yatırımı olarak geri dönmeye baþladı. Suudi fonları kimilerine göre trilyon dolarlarla ifade ediliyor. Su darlığı, gıda yeterliliği ve sübvansiyonların aşırı boyutlara ulaşmış olması diğer önemli sorunlar arasında.

Eğitim sistemi modern ekonomi ve toplum gereksinimlerine yanıt vermekten uzak. Bazı okullarda 25 saatlik ders programının neredeyse yarısı sadece din derslerine ayrılmış durumda. Kılar ayrı okullarda okuyorlar. Kadınların ekonomik yaşama artan ölçüde katılmaları yakın gelecekte pek muhtemel gözükmüyor. Bu yönde siyasi irade olsa bile ulemanın kontrolündeki Adalet Bakanlığı ile Eğitim Bakanlığı'nın böylesi bir açılıma icazet vermeyecekleri anlaşılıyor.

Suudi Arabistan'in Dünya Ticaret Örgütü ile katılım müzakereleri devam ediyor. Geçen yıl sonunda tamamlanması öngörülüyordu ancak engelleri aşmak mümkün olamadı. Özellikle iç dağıtım, telekomünikasyon ve sigortacılık sektörlerinde piyasaya yabancıların girişine sıcak bakmıyorlar. Önde gelen dünya markalarının temsilcisi olarak münhasır ithalat yapan yerli şirketler de yabancı doğrudan yatırımın gelmesinden memnun değiller. Zira, bu durum ithalattan aldıkları komisyonun giderek ortadan kalkması sonucunu doğurabilir.

Ayrıca ortak yatırımcı olarak kontrollerini yansıtacak iştikrak payını da koymadan kârdan yüksek pay istemeleri yabancı ortaklarında rahatsızlık yaratıyor. Özel sigorta şirketleri yeni yeni ortaya çıkıyor. Temelde ülkenin ekonomik faaliyetini Saudi Aramco petrol şirketi ile SABIC adı verilen ve her alanda faaliyet gösteren devlet şirketi kontrol ediyor. OPEC petrol üretim kotasının gayri resmi ticaretle aşılması yoluyla Suudi hanedanına ilave gelir sağlandığı iddiaları yaygın.

Geçici yönetimden güçlü bir iktidara

Kral Fahd'in Kasım 1995'te geçirdiği ağır rahatsızlık nedeniyle günbegün yönetimi kardeşi Veliaht Prens Abdullah'a devretmesi ile birlikte bazı alanlarda reformist kımıldamalar başladı. Tutarlı, dürüst, omurgalı olduğu ve halkın nabzını iyi tuttuğu belirtilen Veliaht Prens Abdullah, şayet Suudi Arabistan 21'inci yüzyılın meydan okumalarını başarıyla karşılayacak ve ekonomisini petrol dışındaki alanlara doğru çeşitlendirecekse, "böyle gelmiş böyle gitmez"in farkında.

Bıçak kemiğe dayandığı içindir ki reform paketleri tedricen gündeme alınıyor. Ancak her atılan adımda iplerin elden kayabileceği kaygısı daha fazla hissediliyor. Çünkü her reform paketi beraberinde bir dizi yeni adımları da zorunlu kılıyor. Kraliyet ailesinin içinde olduğu menfaat bağlarının devamının riske girmesi adımların hızlandırılmasının önündeki en önemli engel gibi gözüküyor.

Suudi hanedanı, 5000'i prens 30 bin kişilik geniş bir "rantiye" kitlesi oluşturuyor. Kararlar, kraliyet ailesinin önde gelenleri, dini liderler ve diğer denge unsurları arasında konsensus sağlanarak alınıyor. 13 vilayetin başında kralın tayin ettiği prensler var. Bu rejimin alternatifi, Batı açısından bakılırsa, aslında yine kendisi. Muhalefet sayılabilecek grupların ülkeyi daha geriye, daha köktendinci bir sisteme götürmesi ihtimali yabana atılmayacak kadar ciddi. Kral Fahd'in Sudeyri ailesinden baba bir, anne ayrı (Sammar ailesinden) kardeşþi Veliaht Prens Abdullah hem ülke içinde hem de dışında tutarlı, dürüst tavrıyla saygınlık ve itibar kazanmış görünüyor. Değişikk danışma kurullarını etkin çalıştırmak suretiyle halkın geniş kesimlerinin nabzını tuttuğuna da inanılıyor. Güçlü inançları ve vizyonu olduğu söyleniyor. Dünyanın dört bir tarafında ezildiğini düşündüğü Müslüman gruplara yardım akıtıyor.

Prens Abdullah'ın, diplomaside başarılı bir çizgi izlediği yaygın kanaat. Yemen ile uzun yıllar süren sınır uyuşmazlıkları sonuçlandırdı. Baas rejimi Suriye'si ile sağlam özel ilişkiler kurdu. İran ile, özellikle ABD'nin şaşkın bakışları altında, yeni bir stratejik ilişki geliştiriyor. Birleşik Arap Emirlikleri, Kuveyt, Katar ve Bahreyn ile ekonomik rekabet (ve "büyük ağabey" sendromu") yaşansa da Körfez İşbirliği Konseyi'nin doğal lideri. Beyrut Zirvesi'nde onaylanan barış önerisi ile Arap dünyasının öncü kuvveti konumuna yükseldi. "Mısır'sız barış, Suriye'siz savaş olmaz" deyişini boþ çıkarttı. Çin, Hindistan ve Rusya ile yeni ilişkiler demeti geliþtirdi.

Halihazırda zorla hayatta tutulan Kral Fahd'ın yerini alana, yani köprüyü geçene kadar Sudeyri ailesinden ülke yönetime hükmeden yedi kişi -ki aralarında Kral Fahd, Savunma Bakanı Prens Sultan, Dışişleri Bakanı Prens Faysal, Riyad Valisi ve İçişleri Bakanı da var- ile iyi geçinmek, tahta oturuncaya kadar hanedanı, ulemayı hoşnut tutmak zorunda. Zira, bu toprakların Bizans entrikalarına hiç yabancı olmadığının bilincinde.

Nereden nereye?

Osmanlılar'ın Arabistan'a gelişi 1516'da Memlükler'in Bilad al-Sham ve Mısır'da yenilgiye uğratılması ile baþlıyor. Hicaz ve Yemen'de otoritesini kuran Osmanlı'nın amacı daha ziyade İstanbul'dan Mekke ve Medine'ye uzanan hac güzergahı üzerindeki toprakları ele geçirip buraların güvenliğini sağlamak olmuş. Bab-i Ali, kendisi ile işbirliği yapan yerel Arap kabilelerini mükafatlandırmış. Zaman zaman onları birbirine karşı kullanmayı da denemiş.

Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa'nın Osmanlı adına oğulları İbrahim Paşa ile Tosun Paşa'yı bir isyanı bastırmak üzere bölgeye göndermesi, Osmanlı kuvvetlerinin Suudiler'in lideri İmam Abdul bin Suud'u yakalayıp İstanbul'a sevki ve adı geçenin Sultan Ahmet Meydanı'nda idamı kolektif hafızaya kazınmış. Suudiler, bu olayı hiç unutmuyorlar; eski başkentleri Dirriyat'ın yerle bir edilmesini de. Dirriyat'ta ev sahipliğimi yapan Kral'ın yeğeni Prens Abdulah bin al Turki, dedesinin nasıl öldürüldüğünü anlattıktan sonra, yine de hamam, taş bina, kale, top ve benzeri teknolojileri öğrendiklerini, ilişkilerde karşılıklı güveni tesis etmenin zaman alacağını vurguladı.

Osmanlılar, 1890'da Abdul Azizi bin Abdul el Suud'un ailesiyle birlikte Kuveyt'te sürgüne gitme isteğini gönülsüzce kabul ediyor; ancak değişen uluslararası ortam Suud ailesinin 1902'de geri dönmesine imkan veriyor. Bundan tam 30 yıl sonra da Kral Abdülaziz önderliğinde birleşen Suudi Arabistan, 22 Eylül 1932'de bildiğimiz gelişmeler neticesinde bağımsızlığına kavuşuyor. 1938'de Dahran'da Standard Oil of California şirketinin ilk ticari petrol üretimini başlatmasıyla da Suudi Arabistan tarihinde yeni bir dönem başlıyor. İngilizler, Lawrence ile kazandıkları üstünlüğü Amerikalılar'a kaptırıyorlar. Teselli ikramiyesi olarak Londra dikkatini İran petrolleri üzerinde yoğunlaştırmayı tercih ediyor.

Gerek Suudiler'in Türkiye'ye bakışı, gerek bizim Suudi Arabistan'a bakışımız genellikle tarihin ve siyasi ilişkilerdeki gerginliklerin etkisi altında biçimlenmiş bugüne kadar. Eski Osmanlı dominyonu olan Arap ülkeleri ile aramızda sıcak bir ortam yaratılamamasının kökeninde Birinci Dünya Savaşı öncesi ve sonrasında Arap nüfusun Osmanlı karşıtı cephede yer alması, Cumhuriyet Türkiye'sine -özellikle de laik sistemi nedeniyle- dostane sayılamayacak tavırlar geliştirilmesi, uluslar arası alanda Kıbrıs gibi ulusal davalarımızda destek bir yana köstek olunması gibi gelişmeler yatıyor. Yine Suudiler'in Türkiye'deki kökten dinci İslami kuruluşlara Rabıta türü paravan vakıflar üzerinden parasal, lojistik ve moral destek sağladıkları iddiası da ilişkilerimizin gelişmesine ciddi darbe vurdu.

Bu yaklaşım, bilinçaltımıza "ne Arabın yüzü ne Şam'ın şekeri" tekerlemesinin kazınmasına yol açmış. "Lawrence'in kışkırtması ile Osmanlı askerini arkadan hançerleyen Suudiler"den nefret belki de bir anlamda o coğrafyadan çıkartılmamızın kuyruk acısı ile ilgili olabilir.

Madalyonun öbür yüzüne baktığımızda, Suudiler'in önemli bir kısmının bize bakışı da pek farklı değil aslında. "Ankara'da İslam'ı uygulamak bir yana kendi nüfusuna Müslüman olduğu için zulmeden" bir yönetimin işbaşında olduğuna inanılıyor. Suudi Veliaht Prens Abdullah, bundan birkaç yıl önce Necmettin Erbakan'ı kabul ederken, onu "Müslüman olduğu için iktidardan uzaklaştırılan" bir devlet adamı olarak tanımlıyordu. Wahhabi, yani İslam'ın kökenlerine dönüş hareketinin Türkiye'nin din anlayışı ve uygulaması ile bağdaşmasını kimse beklememeli. Arap olmayan İslam ülkelerinin dini yorumlayış ve kendi yaşamlarına tatbik ediş biçimini bir türlü hazmedemiyorlar. Ortadoğu ve Kuzey Afrika'nın en büyük ekonomisine, askeri gücüne ve çağdaş toplumuna sahip Türkiye'nin bölgede liderlik iddiasında olan Suudi ailesini ciddi şekilde rahatsız ettiği görülüyor.

Irak ve Suriye ile aramızdaki su sorunu da özellikle de Şam'ın usta manevraları sayesinde Türkiye ile başını Suudi Arabistan'ın çektiği Arap dünyası arasında bir soruna dönüşmüştü. Veliaht Prens Abdullah İbn Abdülaziz al Saud'un bölgedeki ikinci önemli Arap olmayan güç olan İran'a yaslanma ve reformcu olarak tanımlanan Hatemi yönetimi ile ilişkilerini daha da geliştirme ve Irak'ı yeniden Arap Birliği içinde kucaklama politikasının arkasında son zamanlarda sarsılan Türkiye-İsrail yakınlaşmasını dengeleme mülahazasının bulunmadığı söylenemez.

Daha yakın dönemde Mekke'de hemen Kabe'nin yanı başındaki Osmanlı'nın inşa ettirdiği Ecyad Kalesi'nin bir alışveriş merkezi inşası için yıkılması olayı bardağı taşıran bir gelişme olarak kayda geçti, sert tepki doğurdu. Aklı başında Suudiler, bir yandan bu tepkiye hak verirken bir yandan da Kabe'nin çevresindeki sıkışık coğrafyanın bu yıkımı kaçınılmaz kıldığını anlatmaya çalışıyorlar. Bu ülkenin Dünya Ticaret Örgütü'ne girişine en fazla engel çıkartan ülkelerden birisi olduğumuzu da Riyad'da öğrendim. Karşılıklı güvensizlik ve önyargı ortamını daha da ağırlaştıran benzeri örnekler çoğaltılabilir.

Gecen yılki Cidde Ekonomik Forumu'na Başbakan Tayyip Erdoğan'ın katılması ve yaptığı konuşma olumlu etkiler yaratmış, özellikle de "reformist" genç Suudi bakanlar arasında. "Gizli gündem" konusunda bizden daha meraklılar. Beni soru yağmuruna tuttular AKP'nin "ılımlı İslam", "AB üyeliği", "askerlerin siyasetten çekilmesi", "Türkiye'nin bölgesel liderlik iddiası", "Suriye ile yakınlaşmanın perde arkası" ve benzeri konularda.

Yeni bir başlangıç mümkün mü?

Gerçekçi olmak gerekirse Türkiye ile Suudi Arabistan'ın bunca yıldır doğru ya da yanlış şekilde pekişmiş önyargılarından sıyrılıp ilişkilerde karşılıklı menfaatlere hizmet edecek yeni bir sayfa açmaları yakın gelecekte pek muhtemel gözükmüyor. Bununla birlikte, Suudi Arabistan ile ilişkilerimizi tarihin ve duygusal şartlanmaların dışında rasyonel bir gözden geçirmeye tabi tutarak, özellikle de geniş ticaret/yatırım/müteahhitlik hizmetleri potansiyeli değerlendirebilmek amacıyla, ekonomik diplomasiyi ön plana çıkartan bazı mütevazi adımlar atılabileceğine inanıyorum.

Resmi kayıtlara girmiş 120.000 vatandaşımız yaşıyor Suudi Arabistan'da. Çoğu Hatay yöresinden gelme. Arapça biliyorlar. Artık Türk deyince bu ülkede ilk akla gelen berber ve araba tamircisi grupları arka plana çekip yetenekli müteşebbislerimizle Suudi gerçeğini yeniden keşfetmemiz gerekiyor.

Suudiler'in ithalat hacmi 30 milyar, ihracat ise 110 milyar dolar (bunun 100 milyarı petrol ihracatından). Halihazırda ikili ticaretimiz (2003 sonu itibarıyla) 1.7 milyar dolar civarında. 970 milyonluk mal/hizmet alıp karşılığından 741 milyon dolarlık ihracat yapıyoruz. Yunanistan'ın Cidde Başkonsolosu'nun anlattıkları bu ülkenin Suud pazarındaki etkinliğini sergiliyordu. İspanyollar'ın Riyad'daki ticaret merkezinde kaç kişi mi çalışıyor? Tam 40 uzman ve yönetici. O sayededir ki Suudi Arabistan'da raflar İspanyol zeytinyağı ile dolu. İtalyanlar, buzdolabı piyasasının üçte birini parsellemişler. Gıda sanayi ürünleri hemen her ülkeden geliyor. Bizim bir zamanlar iyi işler üstlenen inşaat firmalarımız, alacaklarını tahsil etme güçlükleri yaşıyorlar. Taşeronluğun ötesine geçenler çok az. 2002'de 50.000 civarında Suudi turist gitmiş Türkiye'ye. Bunların bir kısmi gayri resmi ticarete aracılık etmiş.

Bölgedeki ve dünyadaki yeni konjonktür Türkiye'nin Arap ülkeleri, bu çerçevede de Suudi Arabistan ile arasındaki ilişkileri normalleştirmesi, hatta geliştirmesi için elverişli bir ortam oluşturuyor. Bu, İsrail ile stratejik menfaatlerimize dayanan uzun vadeli ortaklığın aleyhine gelişmek zorunda değil. İkili ilişkileri üçüncü konulara endekslemekten kaçınmak gerekiyor. Bu yönde gelişmeyi kolaylaştıracak, özellikle de karşılıklı anlayışı güçlendirecek, bir dizi adıma gerek var. İlişkilerdeki açılma için kilit mevkideki Suudi hanedan mensupları, aydınlar, basın ve işadamları ile yakın bağlar kurulması, böylece bu ülke ile ilişkilerin ülkemizdeki bir avuç din simsarlarının keyfine ve kontrolüne terk edilmemesi çok önemli.

Suudiler'in din ve kültür anlayışı ile zerre kadar ortak yönleri olmayan İngiliz, Fransız, İsveçli, Japon, Koreli, Çinli, Amerikalı işadamlarının milyarlarca dolarlık ticaret, yatırım ve müteahhitlik hizmetlerini kontrol etmeleri, buna karşılık Türkiye'nin bu ülkede adeta tevekkülle "bekle gör" yaklaşımı izlemesi şaşırtırcı. Mevcut potansiyeli en etkin şekilde değerlendirmek için ekonomik ilişkileri siyasi tercihlerden ve tarihi ipotekten elden geldiğince ayrı tutmaya çalışmak gerekiyor. Siyasi alandaki mevcut güvensizliği ve tarih/din konusundaki farklı algılamaları bugünden yarına değiştirmek mümkün değil; ancak işadamları öncülüğünde başlatılacak bir ekonomik diplomasi hareketi, Suudi yönetiminin içinde bulunduğu kritik ortamda, bazı mütevazi adımlar atılmasına, ilerleme kaydedilmesine imkan verebilir.

Suudi Arabistan ile ilişkilerimizi tarihin ve duygusal şartlanmaların dışında rasyonel bir değerlendirmeye tutmak zorundayız. Nasıl İngilizler, Japonlar ve Amerikalılar bu dünyanın hâlâ satın alım gücü yüksek pazarını, siyasi ilişkileri/tercihleri engel haline getirmeden, azami ölçüde değerlendiriyorsa bizim de artık berber ve araba tamircilerini arka plana çekip en yetenekli müteşebbislerimizle Suudi gerçeğini yeniden keşfetmemiz gerekiyor.

Önyargılarımızdan soyunup, onların önyargılarını da ilişkiler sağlam bir temele oturana kadar hoşgörü ile karşılayıp sağlam ticari/ekonomik bağlar kurmalıyız. Seçim ya İsrail ya Suudi Arabistan değildir, olmamalıdır da. Artık ağzımıza sakız ettiğimiz çok yönlü ve dengeli diplomasiyi gerçek anlamda tatbik etmek zorundayız. Daha fazla ekonomi, daha az jeopolitik tavsiye ediyorum.

Prens Abdullah bin Terki'nin başdanışmanı, çağımızda artık insanların ve ülkelerin toprak için ve siyasi hedefler için savaşmayacaklarını, paranın ve ekonomik değerin çok daha fazla önem kazandığını, "Şayet Türkiye ekonomik olarak bizi kazanırsa hiç merak etmeyin Kıbrıs, Suriye ve diğer problemli alanlarda da bizi arkanızdan sürüklersiniz" diyor. Lawrence'ın peşine takılıp Osmanlı'nın arkadan hançerlenmesine yanıtı, bunun Arabistan'ın bir krallık altında birleştirilmesi mücadelesi tarihinde küçük bir sayfa olduğunu, Osmanlı'nın hizmetlerinin şþükranla anıldığını, o dönemde her Osmanlı eyaletinin bağımsızlık mücadelesine girdiğini, kendilerinin de bulabildikleri her desteği arkalarına alarak bunu gerçekleştirdiklerini vurguluyor.

Doğrusu ve yanlışı ile madalyonun öbür yüzünü de görmek gerekiyor. Sürekli "biz haklıyız, kötü ya da hatalı olanlar karşı taraftır" yaklaşımını terk etmek, beğensek de beğenmesek de kendince hikayesi olanları da dinlemek zorundayız. Sonuçta amaç ulusal menfaatlerimizi dünyanın hangi köşesinde olursa olsun azamileştirmeyi hedeflemiyor muyuz?

Mekke'de yarım günlük "umre"

Dubai, Bahreyn ve Cidde temaslarından sonra Suudi ev sahibimiz bizi Cidde'den araba ile bir saat mesafedeki Mekke'ye götürdü. Dünya Müslümanlar'ının gözbebeği ve kıble olarak seçtikleri bu kent ne yazık ki emlak spekülatörlerinin kurbanı olmuş izlenimi veriyor ilk bakışta. Kabe'nin etrafı bile yüksek otel ve alışveriş merkezleri ile kuşatılmış. Nefes alamıyor. Etrafında en az bir kilometrelik geniş bir mekanı boşaltmak gerekiyor Kabe'nin ulvi havasının korunması, her yıl Suudi ekonomisinin döviz girdisinin üçte birisini sağlayan 2,5 milyon üzerindeki hacıya rahat bir ortam sağlanması için.

Vatikan gibi serbest bir kent haline getirilmesini, hatta Cidde ile birlikte özel statüye kavuşturulmasını isteyenler var. Cidde ile arasında bir trenyolu kurulması, kentin dünyanın dört bir yanındaki İslami mimariye özgün yeniden tasarlanması, hizmet sektörünün kalite ve etkinliğinin artırılması zorunlu gözüküyor.

"Vergilerin yarısını verin, bizden de petrol bedava"

Cidde'de iken görüştüğüm Petrol Bakanı'nın başdanışmanı Mohammad Sabani, petrol fiyatlarında son aylardaki artışın krallığı rehavete sürüklemesinden, ivme kazanmaya başlayan reform sürecinin askıya alınmasından kaygılı. Artan ölçüde ABD ve Avrupa'dan Doğu ve Güney Asya ülkelerine doğru ekonomik ve siyasi kayış yaşandığını, bunun da kendilerine pazarlık gücü verdiğini söylüyor. Ortadoğu'daki büyük petrol ve doğalgaz projelerinde bundan böyle Hint, Çin, Malezya ve Brezilya şirketleri aslan payını alıyorlar. Tıpkı Suudi Arabistan'daki son gaz yatakları sözleşmesini Çinli Sinochem'in ABDli firmaların şaşkın bakışları arasında kazanması gibi.

Mohammad, Batı'nın petrolden muazzam vergi alarak rekabeti saptırdığını, kömüre büyük sübvansiyon verdiğini söylüyor. Şaka yollu "İsterlerse biz petrolü bedavaya verelim; karşılğında petrolden kazandıkları verginin yarısını bize versinler" diyor. Bu konuda ortaklaşa bir çalışma yapmaya karar veriyoruz.

Suudi Arabistan'da yatırımların kralı SAGIA Başkanı Amr, bakan düzeyinde ve Veliaht Prens'in (ülkenin fiili hükümranı) gözdelerinden. Her yıl düzenlenen Cidde Ekonomik Forumu'nun fikir babası. Birlikte yatırım ortamının iyileştirilmesi, petrol ve doğalgazın ötesine ekonominin çeşitlendirilmesi, Suudi Arabistan'ın Dünya Ticaret Örgütü'ne katılımı müzakereleri gibi konularda geniş bir ufuk turu yaptık. Ülkesinin tasarruf eğiliminin düşük, tüketim çılgınlığının ise had safhada olduğunu, servet yönetimi alanında ciddi zaaflar bulunduğunu anlattı. Şirket gibi yönetilen bir kent devlet olan Dubai'nin kendilerine örnek olamayacağını da gerekçeleriyle ortaya koydu. Yine de Cidde'nin zamanla daha liberal ve serbest bir kente dönüşebileceğinih işaretlerini verdi.

Çin'de yolsuzluk ve rüşvet sorunu ne ölçüde ciddi?

Nereye gitsem hemen hemen aynı soruya muhatap oluyorum. "Rüşvet ve yolsuzluk ekonomik büyümeyi çarpıtır, kaynakların heba olmasına yol açar, rekabeti saptırır, yatırımcıları caydırır diyorsunuz; oysa Çin'de bu zehrin alası var ama dünyanın en hızlı büyüyen ekonomisi, hem de yabancı yatırımcılar bu ülke ekonomisine girmek için adeta yarış ediyorlar. Nasıl iştir bu?" Putin'in ulusal kaynaklar üzerindeki denetimi artırma politikasından önceki dönemde de yabancı şirketler, rüşvet ve yolsuzluğa rağmen, iş yapmaya devam ediyorlardı.

Elbette ki yatırımcılar bakımından tek başına belirleyici bir unsur değil rüşvet ve yolsuzluğun mevcudiyeti. Piyasa büyüklüğü, kârlılık ve geri dönüş oranı, altyapı, insan sermayesi, finansman imkanları, işgücü ve çevre standartları, düzenleyici çerçeve ve benzeri başka kıstaslar var doğrudan yatırımcıyı etkileyen. Şurası da bir gerçek ki uzun vadeli, fiziki üretim kapasiteleri, araştırma-geliştirme yaratan yatırımcı için bir ülkenin yönetişim düzeninin elverişli olması çok önemli.

Çin'de 1979'dan itibaren özel şirketlerin ve piyasanın oluşması ile birlikte daha önce mevcut olan ancak daha düşük çapta işleyen yolsuzluk mekanizmaları muazzam boyutlara ulaştı. Bir Çinli araştırmacıya göre (Min Xinpei) yolsuzluk nedeniyle ülke ekonomisinin yüzde 4.8'i kayba uğruyor. Başka bir araştırmacı (Hu Angang) ekonomik kaybı GSMH'nin yüzde 15'i olarak hesaplamış. İşin içinde her yerde olduğu gibi işadamları (yerli ve yabancı), siyasetçiler, bürokratlar, askerler ve Komünist Partisi kadroları var. Cezalandırmadan ziyade önlemeye ağırlık veren yeni politikalar benimsiyor Çin hükümeti. Kolay değil dünyanın satın alım gücü paritesine göre ikinci büyük ekonomisine sahip, 1.1 trilyon dolarlık ticaretin aktığı 500 milyar doların üzerinde döviz rezervinin bulunduğu ve de yerel makamların geniş yetkilerle donatıldığı bir ülkede rüşvet ve yolsuzluğun kaynağını kurutmak...