|
Paris, 21 Haziran 2004
Mehmet Öğütçü
Head, Non-Members Liaison Group and OECD Global Forum on International Investment DAF CMIS
mehmet.ogutcu@oecd.org
İnsan
Sermayesi, Eğitim ve İleri Teknolojiye Yatırım
İnsan,
bugün olduğu gibi geleceğin de en değerli sermayesidir.
İnsana yapılacak yatırım fazlasıyla geri dönüyor.
Onun eğitimi, sağlığı, sosyal güvencesi, doğru
yerde istihdamı ülkeyi dünya rekabet liginde
üst sıralara taşımanın ön koşulu. akıl ve
bilim ışığında, resmi tarih anlayışının objektif özeleştirisi
dahil, bugününden haberdar ve gleceğe umutla
bakan, uluslararası çaptı, özgüveni
yüksek insan yetiştiren, bilim ve teknolojiyi rehber
edinen, zengin kültürel, dini ve tarihi çeşnimizden
esinlenen, dış dünya ile de uyumlu eğitim ve manevi/ahlaki
değerler sistemi yaratılması en öncelikli hedefler
arasında olmalıdır.
Hem
sorunlarımızın hem de çözümsüzlüklerimizin
hepsinin temelinde, aklın doğru kullanılamayışı var.
Aklı doğru kullanmak, insan hammaddesinin değerlendirilmesi
ancak iyi eğitimle oluyor. Yalnız bilgi birikimi değil,
yöntem ve planlama, bağımsız düşünebilme
yeteneği olarak da. Bunlar olmadıkça, nüfus
büyüklüğünün askeri gücün,
ekonomik dinamizmin, doğadaki elverişliliğinin ve kaynak
bolluğunun pek önemi kalmıyor.
Özgür,
sorgulayıcı düşünceye, tüketimden çok
üretmeye, yaratmaya, paylaşmaya, kültürel
aydınlanma dönemine zemin hazırlayacak ve ortak
değerlere saygıya ağırlık veren bir eğitim zorunlu.
Okuldan çıkınca bitmeyen yaşamboyu eğitim ve
öğrenimi kastediyoruz. Kadın ve çocuğa özel
önem atfeden, kadınların toplum yaşamında ve ekonomideki
rollerinin güçlenerek artırıldığı, cinsiyet
ayrımının giderildiği, fırsat eşitliğine dayalı bir
sistem. İnsanların emekliliği, sağlık sorunları ile
ilgili belirsizliği giderecek, bu alanlarda hem insani
hem de ekonomik çözümleri getirecek
bir yaklaşım.
Ne
Oluyor İnsana Yatırım Yapınca?
Temelde
toplumun değiştirilip çağdaşlaştırılmasına yönelik
bir uygarlık projesi olan cumhuriyet, bu düşüncelerle
başlangıçtan beri eğitime olağanüstü
önem vermişti. Laik öğretimin dayanağı olan
‘‘Tevhid-i Tedrisat Kanunu’’ndan başlayarak, harf devrimiyle,
‘‘millet okulları’’yla, parasız yatılılık sistemiyle,
yurtdışına öğrenci yollama programlarıyla, üniversite
reformuyla, güzel sanatları ihmal etmeyen kapsamlı
yaklaşımlarla. İlginç olan, bu atılımın ekonomide
yapılmak istenenlerle el ele gitmesi, eğitimle öbür
çabalar arasında anlamlı bir doku uyumunun sağlanmasıdır.
Gelişmesi
başıboş bırakılmayan, akılcı biçimde yönlendirilmeye
çalışılan bir uygarlık projesi söz konusudur.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında filizlenmeye
başlayan karşı devrim ilk belirtilerini eğitim alanında
gösterir: Köy Enstitüleri'nin nitelik
değiştirip kapatılması, din derslerinin ulusal eğitime
sızması, öğretimin yavaş yavaş bütün
aşamalarda parasız olmaktan çıkarak ticarileşmesi,
oğrenci, öğretici ve okul sayılarındaki artışlar
bu nitelik ve zihniyet değişikliğinin kötü
sonuçlarını telafi etmeye yetmedi. Tam tersine
olumsuzlukları büyüttü.
Eğitim
ve öğrenime yatırım, ekonomik büyümeyi
ve bireysel ilerlemeyi ve eşitsizliği azaltmayı sağlamanın
en temel ögesi olan insan sermayesinin oluşumuna
katkı sağlar. Sadece işsizlik ve toplumsan dışlanmışlıkla
mücadeleye değil aynı zamanda ülkenin geleceğine
de yatırımdır bu alana kanalize edilecek kaynaklar.
Ekonomik, toplumsal ve teknolojik değişimin zorunlu
kıldığı sürekli esneklik ve uyum yaşam boyu öğrenimi
de zorunlu kılmaktadır. Nüfusun beceri temelinin
yenilenmesi ve artırılması hükümetler, şirketler
ve bireyler için son derece önemli bir kazançtır.
İnsan
sermayesine yatırım birçok OECD ülkesinde
ulusal gelirin yüzde 10'una tekabül ediyor.
Burada ilk öğretime harcanan kamu ve özel
fonlar ile okul sonrasında birey ve şirketlerin harcadıkları
paralar da hesaba katılmaktadır. Kaynakların hangi tür
insan sermayesine yatırılacağı (erken çocukluk
mu yüksek eğitim mi?) ve maliyetin nasıl dağıtılacağı
(şirketler, bireyler ya da kamu makamları) gibi politika
kararları gündeme gelmektedir. Nüfusun
beceri temelinin yenilenmesi ve arttırılması hükümetler,
şirketler ve bireyler için son derece önemli
bir kazançtır.
OECD’nin
Human Capital Investment: An International Comparison,
raporunda, insan sermayesi “ekonomik faaliyete ilişkin
olarak bireylere kazındırılmış olan bilgi, yetenek,
beceri ve diğer özellikler" olarak tanımlanıyor.
Bunun geri dönüşünün nasıl hesaplanacağı
henüz bilinmiyor. Eğitime yatırımın okulda geçen
her yıl için bireye yüzde 5 ila yüzde
15 arasında ek kazanç getirdiğini varsayıyoruz.
İlkokul, en yüksek geri dönüş oranına
sahip iken ortaokul nispeten daha düşük, lise
ise ortaokuldan daha yüksek getiriye sahip. Özellikle
gelişme yolundaki ülkelerde eğitime yatırımın getirisi
gelişmiş ülkelere kıyasla çok daha yüksek.
İnsan
sermayesine yatırımın yararları sadece bireylerin ek
kazançları olarak tanımlanamaz. Başka bir OECD
araştırmasında orta öğrenimin 1960-1985 döneminde
OECD ülkelerindeki verimlilik artışına yıllık yüzde
0.6 katkı sağladığı ortaya konuldu. Dolayısıyla, insan
serbayesine yatırımın sadece bireylere değil tüm
ekonomiye önemli katkı getiriyor. Dahası, ekonomik
faaliyetlere ilişkin bilgi, beceri ve yeteneklerin yaratılması
sadece işteki performansı etkilemiyor toplumsal davranışları
da biçimlendiriyor. Yüksek eğitim standartlarına
ulaşılması, daha iyi kamu sağlığı, daha düşük
suç oranları, daha biliçli çevre
korunması, anne-babalık, siyasi katılım ve toplumsal
dayanışma gibi olumlu yan etkiler de doğuruyor.
"Beşikten
Mezara" Eğitim İçin
Günlük
sohbetlerimizde tüm ekonomik, siyasi, kültürel
ve toplumsal hastalıkların tek ilacının "eğitim"
olduğunu söyler dururuz. "Nasil bir eğitim?"
sorusu çok azımızın aklından geçer. Önümüzdeki
yüzyıla hazırlanan Türkiye'de mevcut un, şeker
ve yağdan helva yapacak kaliteli bir neslin yetişmesi
için neler yapılabileceği üzerinde yeterince
durduğumuz söylenemez.
Tıpkı
sağlık gibi, eğitim de giderek daha karmaşık ve pahalı
hale geliyor. Fırsat eşitliği bozuluyor. Çocuklarımızın
neye ihtiyaç duydukları, onlara neler sunulması
gerektiği, eğitim metodolojisi hızla değişiyor. Özel
sermaye kârlı bir iş olarak gördüğü
eğitim sektörüne daha geniş şekilde giriyor,
kendi standartlarını getiriyor. Devlet-özel sektör
eğitim kalitesi ciddi farklılıklar gösteriyor.
Gelecekte özel sermaye eğitim sektöründe
daha aktif rol oynayacak. Peki bunun toplum yaşamına
yansıması ne olacak?
Büyük
şirketler kendi spesifik gereksinimlerine uygun personel
yetiştirmek için kendi üniversitelerini
kurmaya başladılar. Koç ya da Sabancı Üniversitesi
gibi genel yüksek öğrenim branşlarında öğrenci
yetiştiren okullardan bahsetmiyorum. İngiltere'de British
Telecommunications, şirketin 125.000 çalışanına
mesleki kurslar ve ihtiyaç duyulan alanlarda
diplomalara verecek kendi üniversitesini kurdu.
Bu karar, şirketlerin sadece mal ve hizmet değil aynı
zamanda eğitim sağlayıcı olabileceklerinin en bariz
örneğini teşkil ediyor.
General
Electric Company de İngiltere'de şirket bağlantılı lisans-üstü
öğrenimin öncülüğünü yapan
Warwick International Manufacturing Group ile üst
düzey yöneticilerini eğitmek için bir
anlaşma imzaladı. British Aerospace 40,000 çalışanı
için şirket üniversitesi kurma yolunda.
Aslında bu eğilim kökleşmiş Amerikan deneyiminden
ilham alıyor. Şimdi altı "Hamburger" üniversitesi
faaliyet gösteriyor dünyanın değişik bölgelerinde.
Amerika'da toplam 1.600 şirket üniversitesi olduğu
bildiriliyor. En tanınmış şirket üniversitesi McDonalds's
tarafından 1961 yılında kurulmuştu. Eğitimin kamudan
özel sektöre kayması toplumdaki ortak paydaları
aşındırabilir. Fırsat eşitliği de kâğıt üzerinde
kalma riski ile karşı karşıyadır.
Eğitimin
temel amacı, kişilerin ilgi, istek ve yetenekleri de
dikkate alınarak, düşünme, algılama, araştırma
ve problem çözme yeteneği ve kişisel sorumluluk
duygusu gelişmiş, yeni fikirlere açık, kültürel
değerleri benimsemiş, demokratik tavırlar gösterebilen
ve beceri düzeyi yüksek insan gücünün
yetiştirilmesini sağlamaktır.
Öğretmen
gereksinmesinin karşılanmasına bağlı olarak, 2005 -
2006 öğretim yılında okulöncesi eğitiminde
yüzde 100 okullaşma oranına ulaşılması ve bunun
sürdürülmesi; okulöncesi eğitimin
yaygınlaştırılmasında ve kamu kaynaklarının dağıtımında
bu düzeydeki okullaşma oranı en düşük
yerleşim birimleri ile hızlı nüfus artışı gözlenen
büyük şehirlere ve sanayi bölgelerine
öncelik ve ağırlık verilmesi; her ilköğretim
okulunda en az bir anasınıfı açılmak suretiyle
yatırım kaynağında tasarruf sağlanması 21. Yüzyıl
Türkiyesinin hedefleri arasinda olmalıdır.
Ülkemizde
ilköğretimde tam okullaşmanın gerçekleştirilmesine
ve ortaöğretimde altyapının tamamlanmasına bağlı
olarak zorunlu eğitim süresinin 2005-2006 öğretim
yılına kadar 12 yıla çıkartılması ve 2010-2011
öğretim yılında 12 yıllık zorunlu eğitimde tam
okullaşmanın sağlanması, bu öğretim kademesinde
de 2005-2006 öğretim yılından başlanarak 2010-2011
öğretim yılına kadar bir dersliğe düşen öğrenci
sayısının 30, hatta 24'e, indirilmesi, bilgisayar
destekli eğitimin yaygınlaştırılması, teknolojik eğitim
olanaklarından yararlanılması hedeflerine ulaşmak için
gereken tüm çabalar gösterilmelidir.
Resmi
mi, Eleştirel Tarih mi?
Eğitim
sisteminde çoğu zaman bizi olduğumuz yere mıhlayan,
özgüvenimizi zedeleyen tarih konusuna eleştirel
bir bakış açısı getirmek zorundayız. Çapraz
kaynaklardan tarayıp da şanlı tarihimizin resmi tarih
kitaplarına yansımayan karanlık ya da gri sayfalarını
öğrendikçe insanlarımızda kimlik bunalımı
ve güvensizlik derinleşiyor. Hem kendi içimizde
barışarak köprüler kurmamız hem de komşularımızla
barış içinde birarada yaşamaya devam etmemiz
de tarihe yeni bir bakış açısı gerektiriyor.
Değerli
tarihçi Hasan Paksoy'a göre, tarih, toplumların
özerk olarak hayatta kalabilmek için birbirleri
ile sürekli olarak yaptıkları yarışın özetidir.
Bu yarış ciddi bir oyun niteliğindedir. Bir ölüm-kalım
yarışıdır. Kazanan toplum yaşar, kaybeden de iz bırakmadan
kaybolup gitmeye mahkumdur. Yarışı kazanabilmek de,
çoğunlukla geçmişteki olayları hatırlayıp,
o olaylar sırasında yapılan yanlışların tekrarlanmamasına
ve diğer yarışmacıların oyunlarına düşmemek için
tedbir almayı gerektiriyor.
Yazılmadıkça,
tarih olamaz. Yazılmayan tarih, okunamaz. Okunmayan
tarih, bilinemez. Tarih'in bilinebilmesi için:
önce yazılması, sonra bütün toplumca
okunması ve gelecek kuşaklara sürekli olarak okutulması
gerekir. Tarihte olmuş bitmiş olayları kendi kapsamları
ve koşulları içinde değerlendirmek ve bugünkü
ilişkileri zehirlemesine meydan vermemek önem taşıyor.
Varsa yanlışlıklar bunlar tarihciler tarafından ortaya
konulur. Bilinçli ya da bilinçsiz açılmış
olan yaraları sarmak ve yeni başlangıç yapmak
için ortak çaba gösterilmelidir.
Hatta, bu tür olaylardan zarar görenlerin
anısına ortak anıtlar dikilebilir. Bu konuda herhangi
bir kompleks içinde olmaya gerek yok.
Tarihi
hesaplar uzlaşı ve ortak fedakarlıklarla kapatılmazsa
yeni başlangıçlar yapmak mümkün olamaz.
Bugün "Nazi"(dikkatinizi çekerim,
"Alman" denmiyor) soykırımı Berlin'in uzlaşıcı
yaklaşımı nedeniyle büyük ölçüde
tarihin tozlu raflarına kaldırıldı. Ders alınacak ve
bir daha tekrarlanmamasını sağlayacak hatırlatmaları
ihmal etmeyecek şekilde. Kimse sömürge döneminde
ABD'deki kızılderilere, Afrika'daki zencilere, Asya'daki
sarı ırka uygulanmış olan insanlık dışı muameleyi bugün
yüksek sesle dillendirmiyor. Büyük ölçüde
bu dönemlerin hesabı ya görüldü
ya da ustaca üstü kapatıldı.
Yakın
zamanlı tarih ile ilgili olarak bizim de insanlık suçları
işlediğimiz ve bunların hesabı kapatmamız gerektiği
gibi dayanaksız bir tezden bahsetmiyorum burada. Söylediğim
şu: tarihte her ne olduysa oldu. Osmanlı bakiyesi ülkelerde
beğenelim ya da beğenmeyelim pek olumlu izler bırakmadığımız
bir gerçek. Bu izlenimi doğrulamak ya da çürütmek
için gerçeğin ortaklaşa ortaya çıkarılmasına
öncülük etmemiz gerekiyor.
OECD’de
ozellikle Amerikan, Kanada ve İngiliz pasaportu taşıdığı
halde kökeni Lübnan, Hindistan, Bulgar, Çinli,
Malay, Brezilyalı ve Estonyalı olan onlarca meslektaş
ile değişik vesilelerle geniş bir menzilde sohbet etmek
çok öğretici oluyor. Eski Osmanlı bakiyesi
ülkelerden gelenlerle ister istemez tarihin henüz
faturası kesilmemiş ya da abartılmış hesaplarına kayıyor
sohbet. Aralarında bir Allahın kulu da Osmanlı ve onunla
özdeşleştirilen biz Türkler hakkında, gönül
alma turu iltifatlar dışında, anlamlı bir laf etmiyor.
Sömürü ve vahşet edebiyatı devam ediyor.
Edgard
Habib, OECD’deki Ortadoğu ve Afrika programımızın temel
direği idi bundan üç yıl öncesine kadar.
ABD eski Dışişleri Bakanlarından Philip Habib'in yeğeni.
Lübnan'da doğmuş büyümüş, sonradan
amcasının yanına Sikago'ya gitmiş. Gidiş o gidiş. Şimdi
Amerikan Vatandaşı. Birkaç yıl önce Chevron
şirketine başekonomist olarak geçti. Beyrut sokaklarında
ibret olsun diye Osmanlılarca ipe çekilen günlerce
darağacından indirilmeyen Arapların fotoğrafını adeta
gözüme sokuyordu. Suriye asıllı Halit, Osmanlının
son dönemindeki gaddarlıklarından dem vuruyor.
Türk sözcüğünün bile tüylerini
diken diken ettiğini farkediyorum. Aynı hikayeleri Bulgar
dostum Dimitris de daha temkinli şekilde aktarıyor.
Burada
bir yanlışlık ve çarpıklık olduğu kesin. Ya onların
tarihleri ya da bizim ki çarpık yazılmış. Belki
de ikisi birden. Her ülke genellikle kendi tarihini
beraat ettirecek, yüceltecek, çevresindekileri
günah keçisi gösterecek şekilde kaleme
almaktadır. Fransız tarihini okuyunca ya da Cermen medeniyet
projesini incelediğinizde ne Cezayir ve Afrika sömügelerindeki
vahşetin ne de Nazi soykırımının ciddi şekilde sorgulandığını
görüyoruz. Aynı şey Japonya'nın İkinci Dünya
Savaşı ile ilgili tarih kitaplarında da bariz şekilde
görülebilir. Hala Çin ile bu konuda
ortak anlayışa varamadılar. İnsan, değişik yerli ve
yabancı kaynaklardan tarihi çapraz ateşe
tutup da tarihi olayları yanlı-yansız açılardan
okudukça tarihin yavan ve yanlıişlenmesine daha
çok üzülüyor. Herhangi bir komplekse
kapılmadan tarihimizi sorgulayabilmeli; gereğinde övünmeli
gereğinde kıyasıya eleştirebilmeliyiz.
Her
ülkenin tarihinde utanılacak, bugünkü
düşünce kalıplarıyla şiddetle kınanması gereken
sayfalar vardır. Hele hele Avrupa ve ABD tarihi bu konuda
yüzlerce insanlık dışı olaylara sahne olmuştur.
Tarihi haksızlıkları kabul etmek ulusal onuru zedelemez.
İnanırlığı arttırır; sürekli emellerimizden kuşku
duyan komşularımızın daha fazla güven duymasının
yolunu açabilir. Tarihi hesaplara dayalı toplar
iddiaları gündeme gelirse bundan en fazla zararı
Pandora'nın Kutusu'nu açanlar görebilir.
Unutulmamalıdır
ki, "politika" bir "görüntüler"
dünyasıdır. Askeri güç ile medeniyetleri
ezenlerin sonunda nasıl yıkıldıklarını tarih, edebiyat
kitapları, ressamların eserleri ve klasik müzik
parçaları uzun uzadıya anlatır. Önemlerine
rağmen, kişiler, politikacılar, generaller ve amiraller,
tarihçiler emekli olur. Geriye kalan, bir toplumun
kültür ve uygarlığının yazılı-basılı göstergeleri
olan tarih, edebiyat ve müzik'tir. Dünya meclislerde
ve diğer makamlarda karar verecek olanlar bu tarih ve
edebiyat kitaplarını gençliklerinde okumuşlardır,
müziği dinlemiş ve etkilenmişlerdir. İster-istemez,
o tür etkilerin altında karar vereceklerdir. Verdikleri
kararların savunmasını, edebiyat kitaplarından alınan
deyimlerle yapan politikacı az değildir. Kısacası, sürekli
bir büyük savaş da, ticaret yarışına ek olarak,
kültür alanında her gün yer almaktadır.
Bu kültür yarışmasına katılmayan toplumlar,
geleceklerinden vazgeçtikleri gibi, gündelik
büyük iktisadi kayıplara da uğramaktadır.
Biz,
bir zamanlar yurdumuzda var olan gelişmiş uygarlıkların
ve kültürlerin mirascısıyız. Böyle bir
geçmişi olan kültürümüzün
değerlerine olumlu gelenek, görenek ve inançlarına,
kurumlarına ve ahlaki yapısına sahip çıkmalıyız.
Yaratıcılığımız, teknolojiyi ve sahip olduğumuz her
şeyi kullanarak, karşımızdakiler kadar geçlü
iletişim kurumları geliştirmeliyiz.
Ne
mi Okuyacagiz?
Okumayı,
okuduğunu çapraz ateşe tutmayı öğretmek,
okduğundan, dinlediğinden sonuçlar çıkartmak,
bunları kendi yaşamına, çevresine tatbik etmek
çözümün ta kendisidir. Beynine
bilgi virüsü girdikten sonra, hiç merak
etmeyin, gerisi zaten kendiliğinden gelecektir. İnsan
kalitesi yükselen toplumun ekonomisi, iç
düzeni, dış politikası, kültür ve sanatı
da kendiliğinden yükselir. Dolayısıyla "çözüm"
peşinde koşanlara en yalın tavsiye, bir saniye bile
kaybetmeden mümkün olan tüm kaynakları
insan sermayesinin kalitesinin artırılmasına dönük
yatırımlara sevketmeleridir. Önümüzdeki
yirmi yıl içinde, tohumları şimdiden atılır ve
üzerine özenle titrenirse, Türkiye insan
sermayesi bakımından son derece zengin bir ülke
haline gelebilir.
Okumaya
insanları özendirmek, merak uyandırmak çocukluktan
baslıyor. Sonradan bu zevki kazanmak son derece güç.
Kitap fiyatlarının el yaktığı ülkemizde adeta insanları
okumaktan caydırmak için özel çaba
sarfediliyor gibi geliyor. Özellikle Fransa'da
iki çocuk okutan bir baba olarak kitap okumaları
için çocukların önüne serilen
inanılmaz kolaylıkları gözlerken ülkemizdeki
durumdan üzündü duymamak mükkün
değil.
Bizim
yolun yarısını geçtikten sonra öğrendiklerimizi,
deneyim ve düşüncelerimizin çoğunu
çocuklarımız bugünden kapıyorlar. İnsan
ve doğa sevgisi, dürüstülk, onur, yardımseverlik
gibi değerleri de okul, aile, arkadaş çevresinde
kendi yorumlarıyla kazandıkça karada, havada
ve denizde sırtları yere gelmez diye düşünüyorum.
Çocuklarımıza bırakacağımız en değerli mirasın
"kitabi" ve "hayati" eğitim olduğuna
yürekten inanıyorum. Bütçelerinin en
önemli bölümünü çocuklarına
ayıran milyonlarca anne babanın da aynı görüşte
olduğuna kuşku yok.
Birkaç
yıl önce Sunday Times'da okurken bir kenara not
etmiştim. Oxford Edebiyat Profesoru John Carey,
geçtiğimiz yüzyılın kendince en iyi 50 kitabını
seçmiş. Oldukça cesur bir girişim; zira
sadece George Orwell, Evelyn Waugh, Thomas Mann ve D
H Lawrence’un çalışmalarında birkaç örnek
bile bu listeyi tek başına doldurmaya yeter. Carey,
haksızlık yapmamak için, her yazarın sadece bir
kitabını değerlendirmesine almış. Her on yıl için
eşit sayıda kitap seçmeye özen göstermiş.
Temel kıstas, zevk olduğu için kurgu, kurgudışı,
şiir, hatta çeviri yabancı kitaplar da listesine
dahil edilmiş. Sevmediği ya da hiçbir zaman bitiremediği
Proust ve Faulkner gibi yazarların "büyük"
kitapları doğal olarak ihmal edilmiş.
Carey'nin
şu sözünü çok sevdim: "Başka
insanların övgülerini papağan gibi tekrarlamanın
anlamı yok" Mark Twain'in de bir vesileyle "klasik
edebi kitaplar herkesin övgü düzdüğü
ancak okumadığı kitaplardır" dediğini hatırlıyorum.
Yalnız olmadığımı bilmek sevindirici. Benzeri bir tartışma
başka boyutlarda meşhur romancımız Orhan Pamuk ile ilgili
olarak edebiyat gündemimize girmişti. Ben yine
Carey'e dönmek istiyorum. 50 en iyi kitabı seçerken
tanınmış yazarların en bilinen eserlerinden ziyade daha
az okuyucuya mal olmuş kitaplarını önplana çıkartmış:
James Joyce’un “Ulysses’ini değil de “Portrait”ini;
D H Lawrence’un “Twilight in Italy”sini; Aldous
Huxley’in “Brave New World”u yerine “Those Barren Leaves”ini
seçmiş. İstemeyerek liste dışında bıraktığını
söylediği kitaplar da var: Nabakov’un “Lolita”sı,
Powys’nin “Mr. Weston’s Good Wine”i; Somerset Maugham’in
“Of Human Bondage”i gibi.
Herkesin
satır aralarında mutlaka dolaşmasını tavsiye ettiğimiz
50 kitaplık listeden seçtiğim on kitabı, yazar
isimleri ve yayın tarihleri ile birlikte sizlerle paylaşmak
istiyorum:
- Rudyard
Kiplings, Traffic and Discoveries, 1904
- H
G Wells, Bay Polly’nin Tarihi, 1910
- Maxim
Gorky, Cocuklugum, 1913
- Jaroslav
Hasek, Aslan Asker Schweik, 1930
- John
Steinbeck, Fareler ve Insanlar, 1937
- William
Golding, The Inheritors, 1955
- Gunter
Grass, Teneke Trampet, 1959
- Jean-Paul
Sartre, Sozcukler, 1964
- Clive
James, Guvenilmez Hatiralar, 1980
- Kazuo
Ishiguro, The Unconsoled, 1995
Pekin'in
İstiklar Caddesi sayılabilecek olan Wangfujin'de büyük
bir kitapçıda neredeyse tüm dünya klasiklerinin
ve çağdaş yazarların kitaplarının hem özgün
dilinde, hem de Çince olarak basıldığını gördüm.
Fiyatları da herkesin kesesine uygun düşecek şekilde
belirlenmiş. Milli Eğitim Bakanı'nın yerinde olsam,
tıpkı zamanında Hasan Ali Yücel'in ilk cumhuriyet
nesillerine hediyesi gibi, bu tür beyin çeperlerini
genişleten, dimağı zenginleştiren kitapları subvanse
eder, her okulun kütüphanesine yerleştirirdim.
Televizyon,
sinama ve dergilerin yaşamımıza yoğun şekilde girmesi
ile birlikte kitapların sonunun yaklaşmakta olduğu ileri
sürülüyor. Hatta bilgisayar nedeniyle
artık basılı kitaplara hiç gerek kalmayacağını
da ileri sürenler var. H G Wells’in “When the Sleeper
Wakes” romanında Graham isimli bir karaktere 2200
yılında kitapların artık gözden düşeceğini,
yerlerine "kinetoscope" denilen televizyon
ekranlarında oynatılan videoların geleceğini anlattırıyordu.
Okuyan sayısının azalması, umarız, bu kehaneti doğrulamaz.
Okumak
insanı özde sınırsız kılmakla birlikte, onu nüfuz
edemeyeceği bir iç mekana da hapis ediyor aynı
zamanda. Mevcut fizik mekanlar giderek küçüldükçe
insanlar da kendi iç mekanlarına daha fazla kapanmak.
iç dünyalarında daha geniş yer açmak
ihtiyacı duyacaklar. Halen kitap okuyanlar ile okumayanlar
arasındaki uçurum, aslında tüm kültürel
bölünmelerin en büyüğüdür.
Yaş, sınıf, ırk ve cinsiyet ayrımlarının yarattığı bölünmelerden
bile daha keskindir. Okuyan ve okumayan kesimler, birbirini
anlamakta, iletişim kurmakta ciddi geçlük
çekiyorlar. Okuyanlar, okumayanların kafalarını
ne ile duldurduklarını merak ediyorlar. Şayet yarının
yoğun şekilde doldurulmuş dünyasında okumak yeni
iç mekanlar yaratmak bakımından herkes için
bir "sağlık" ihtiyacı olacaksa, hiç
kuşku yok ki, bu okuyan-okumayan uçurumu kapanmak
zorundadır.
Kitaplar,
sadece kağıt üzerine düşülmüş siyah
işaretlerden oluşuyor. Basılı kelimeleri beyinsel görüntülüre
dönüştürmek inanılmaz ölçüde
karmaşık bir süreç. Alışkın okuyucular bunu
anında yaparlar. Oysa film ya da TV kanalıyla geçilen
görüntüler mükemmeli yansıtırlar.
Bunlar aynen yansıttıkları şey gibi görünürler.
Neye benzediklerini hayal etmeye, bunun için
kafa yormaya ihtiyaç duymazsınız. Kitap okuduğunuzda
hayal gücü sınırlarınızı zorlarsınız. Yaratıcılık
gerektirir. Hiçbir kitap ya da sayfa herhangi
iki okuyucu için asla aynı anlam ifade etmez.
Tabii ki bunu söylerken okuyucunun gerçekte
okduğu metnin "yazarı" olduğunu ileri sürmüyorum.
Bunu söylemek Chopin çalan bir piyanistin
Chopin olduğunu iddia etmekle eş anlamlı olur. Ancak
unutulmamalıdır ki okuyucu tıpkı piyanist gibi yoğun
bir yaratıcılık çabası içindedir. Kağıt
üzerindeki harflar, cümlelerden beyninde imgeler,
düşünceler yaratır.
Kitabı
bir kenara bırakıp televizyonu çevirdiğinzde
anında rahatlama hissedersiniz; çünkü
beyninizin önemli bölümü artık çalışmamaktadır.
Resimler doğrudan beynimize ışınlanıyor, biz de onları
sorgulamadan aynen kabul ediyoruz. Bizden herhangi bir
katkı istenmiyor. Aynı nedenle okuduğumuz kitapların
filme çekilmiş halini televizyonda seyrettiğimizde
boş görünüyor gözümüze.
Okurken algıladıklarımız pasif izleme sırasında. nemli
ölçüde dışarıda bırakılmış oluyor.
Birçok insan kitap okumadığı için
okumak bazen "elitist" bir uğraş gibi de damgalanır.
Aslında okumak yürümekten daha az elitisttir.
Paranız yoksa da kütüphanede ya da ödünç
alarak kitap okuyabilirsiniz. Bazıları ise kitap okumayı
ükelalık haline getirirler. Okudukları kitap ile
ilgili hava atmaya, ezberledikleri pasajları aktarmaya
bayılırlar. Bunlar aslında hem kendilerine hem okuyanlara
zarar vermektedirler.
|