|
20
Mayıs 2004 Tarihli Resmi Gazete
Sayı:
25467
Yargıtay Başkanlığından
:
Yargıtay İçtihatları Birleştirme Büyük
Genel Kurulu Kararı
Esas No : 2003/1
Karar No : 2004/1
ÖZET: "Vakıf Şerhi’nin
Tapu Sicilinden silinmesi ya da Tapu Siciline yazılmasına ilişkin istemleri içeren davalarda
3402 sayılı Kadastro Kanununun 12/3. maddesinde öngörülen on yıllık hak düşürücü
sürenin uygulanması gerektiğine".
I- İçtihatları
Birleştirmenin Konusu:
Kadastroca yapılan tespitten sonra şerhsiz oluşan tapu kaydına
usulsüz düşürülen Vakıf Şerhi’nin Tapu Sicilinden silinmesi ya da kadastro
tespit tutanağında bulunmayan Vakıf Şerhi’nin sonradan Tapu Siciline yazılmasına
ilişkin istemleri içeren davalarda 3402 sayılı Kadastro Kanununun 12/3.
maddesinde öngörülen "on yıllık hak düşürücü sürenin" uygulama yeri olup
olmadığına ilişkindir.
II- İçtihatları
Birleştirme İstemi:
3402 sayılı Kadastro Kanununun 12/3. fıkrasında öngörülen on
yıllık hak düşürücü sürenin uygulanıp uygulanamayacağı konusunda Birinci ve
Onyedinci Hukuk Daireleri ile Ondördüncü Hukuk Dairesi kararları arasında görüş
aykırılığı bulunduğu ileri sürülerek içtihatların birleştirilmesi
istenmiştir.
III- Yargıtay
Birinci Başkanlık Kurulu’nun 30.5.2003 gün ve 62 sayılı
kararı:
Konu ile ilgili Yargıtay Birinci, Ondördüncü ve Onyedinci Hukuk
Daireleri Başkanlıkları ile Hukuk Genel Kurulu Başkanlığından alınan görüşlerin
ve gönderilen kararların değerlendirilmesinde "Vakıf Şerhi’nin Tapu Sicilinden
silinmesi ya da Tapu Siciline yazılmasına ilişkin istemleri içeren
davalarda 3402
sayılı Kadastro Kanununun 12/3. maddesinde açıklanan on yıllık hak düşürücü
sürenin uygulanıp uygulanamayacağı" konusunda 1. Hukuk Dairesinin 18.12.2000 gün
ve 2000/14635-15909 ve aynı doğrultuda bulunan 17. Hukuk Dairesinin 4.10.1995
gün ve 5545/5666,
14. Hukuk Dairesinin 18.11.2002 gün ve 7651/7502, 25.10.2002 gün ve 7409/7246,
18.10.2002 gün ve 7167/7048, 18.12.2000 gün ve 8102/8533, Hukuk Genel Kurulunun
26.6.2002 gün ve 2002/14-517-554 ve 20.11.2002 gün ve 2002/14-828-1002 sayılı
kararları arasında görüş aykırılığı bulunduğuna ve bu aykırılığın İçtihatları
Birleştirme Büyük Genel Kurulunca giderilmesine, görüşme tarihinin daha sonra
Birinci Başkanlıkça belirlenmek üzere raportör üye görevlendirilmesine
oybirliğiyle karar verilmiştir.
İçtihatları Birleştirmenin Konusu Olan Vakıf Şerhinin Oluş
Biçimi;
Taşınmaz, Vakıf malı olduğu halde, kadastro çalışmaları sırasında
taşınmaza ait tapu kaydı esas alınarak mutasarrıfı adına tespiti yapılmaktadır.
Ancak, kadastro tutanağının şerhler bölümüne bu taşınmaz "Vakıf malıdır" yada
"...Vakfına aittir" gibi bir kayıt düşürülmesi gerekirken, bu yapılmadan
kadastro tutanağı düzenlenmekte ve tespit maliki adına tapu oluşmaktadır. İşte
tapu kayıtlarında Vakıf Şerhi olmadığından Vakıflar Genel Müdürlüğü,
2762 sayılı
Vakıflar Kanununun 27/29. maddelerinde öngörülen Vakfın hakkı olan taviz
bedelini (ivaz alacağını) almama gibi bir durumla karşılaşmaktadır. Vakıflar
Genel Müdürlüğü, taviz bedelinin tahsilini sağlamak için ya doğrudan doğruya
Tapu Kadastro Genel Müdürlüğüne yada Yerel Tapu Sicil Müdürlüklerine idari yoldan başvurmak
suretiyle Tapu Siciline "Vakıf malıdır" yada "...Vakfına aittir" şerhinin
yazılmasını sağlamakta veya hasımsız dava açmak suretiyle veyahut benzer
yollarla söz konusu şerhi Tapu Kütüğüne (Siciline) işletmektedir. Ve şerh bu şekilde
oluşmaktadır. Tapu kayıt malikleri de, kadastro tutanağının kesinleştiği
tarihten itibaren 3402 sayılı Kanununun 12/3. fıkrasında öngörülen on yıllık hak
düşürücü süre geçtikten sonra tapu kütüğüne yazılan bu
şerhin tapu sicilinden silinmesi
(terkini) için dava açmaları sonucu olay yargıya intikal etmektedir. Ve
İçtihatları Birleştirmenin konusunu sözü edilen bu şerh
oluşturmaktadır.
IV- İçtihatların
Birleştirilmesine Gerek Olup Olmadığı (Kararlar Arasında Aykırılığın Bulunup
Bulunmadığı) Sorunu:
a- Hukuk Genel
Kurulu, Birinci, Onyedinci ve Ondördüncü Hukuk Daireleri kararları arasındaki
ortak noktalar:
İcareteynli ve Mukataalı taşınmazlardan, Vakıflar İdaresinin almış
olduğu taviz bedelinin TMK.nun 839(MK.nun 754). ve devamı maddelerinde
düzenlenen "Taşınmaz Yükü" (Gayrimenkul Mükellefiyeti) olduğu, tescile tabi
olmadığı, Tapu Sicilinde Vakıf Şerhi olmasa dahi hüküm ifade edeceği, taşınmaz
mal tamamen ortadan kalkmadıkça mutasarrıfın veya yeni malikin bu yükümlülükten kurtulmasının
olanaklı bulunmadığı, önceki kayıt ve belgelerden, taşınmazın vakıf malı
olduğunun anlaşılması halinde, gitti kayıtlarına sonradan vakıf şerhi işlenmemiş
olsa bile, yeni malikin bu taşınmaz yükünden kurtulmasının "taviz bedeli"
ödenmesine bağlı
olduğu, kanundan doğan taşınmaz yükü karşısında yeni malikin iyi niyet
savunmasında bulunarak TMK.nun 712(MK.nun 638). ve 1023 (931). maddelerinden
yararlanılmasına yasal olanak bulunmadığına ilişkin ilkeler bakımından bir görüş
aykırılığı bulunmamaktadır.
b- Hukuk Genel Kurulu, Birinci ve Onyedinci Hukuk Daireleri
Kararları ile Ondördüncü Hukuk Dairesi Kararları arasında farklı noktalar:
1- Hukuk Genel Kurulu ile Birinci ve Onyedinci Hukuk Daireleri
Kararlarında; 3402 sayılı Kadastro Kanununun, bir tasfiye kanunu olduğu, aynı
Kanunun 12/3. fıkrasının hiçbir ayrım yapmaksızın kesinleşen tespitten önceki
hakları tasfiye kapsamına aldığı, on yıl geçtikten sonra bu hakların itiraz ve
dava konusu yapılamayacağı, "mülkiyet" gibi mutlak bir ayni hakkı tasfiye
kapsamına alan kanunun bu maddesinin, "mülkiyetin gayri ayni hak" niteliğindeki
taşınmaz yükünü bu kapsam dışında tuttuğunun düşünülemeyeceği, 2762 sayılı
Vakıflar Kanununun 29. maddesinde açıklanan taviz bedelinin bir para
alacağı olup,
vakfın bu hakkının kişisel bir hakka dönüştüğü, o nedenle bu hakka "kamusal"
nitelik verilmesinin mümkün bulunmadığı ve 26.5.1935 tarih, 78/6 sayılı Yargıtay
İçtihatları Birleştirme kararı ile "vakıf malların Devlet malı" sayılmadığının
kabul edildiği, vakıf malların 3402 sayılı Kanunun 16. maddesinde sayılan
taşınmazlardan olmadığı, görüş ve ilkelerden hareketle 3402 sayılı Kadastro
Kanununun 12/3. fıkrasının vakıf taşınmazlar bakımından da uygulanacağı görüşünü
benimsemişlerdir. HGK’nun 20.11.2002 gün, 2002/14-828-1002 ve aynı tarih 1003 sayılı iki
kararının bu görüş doğrultusunda olduğu saptanmıştır.
2- Ondördüncü Hukuk Dairesi ise kararlarında; 2762 sayılı Vakıflar
Kanununun 2888 sayılı Kanunla değişik 29. maddesinin getirdiği kanuni "ipotek
hakkı" gayrimenkulü izleyeceğinden, vakıf şerhinin artık bir yasal takyit
olduğu, TMK.nun 731 (MK.nun 657). maddesi uyarınca tapu siciline tescil
edilmeksizin de etkili olacağı, öte yandan taviz bedelinin taşınmaz yükü
sayılması ve vakıf malların kendine özgü bir "kamusal mülkiyet" türü olarak nitelenmesi
nedeniyle, tesisinde (tespitten önceki revizyon gören kayıtlarında) bulunupta,
kadastro tespitinde tapuya yazılmayan vakıf şerhinin tekrar yazılmasının
istenmesi durumunda 3402 sayılı Kanunun 12/3.maddesinin vakıf taşınmazlarda
uygulanmasına olanak bulunmadığı görüşünü kabul etmiştir. HGK’nun 26.2.2002 gün
ve 2002/14-517-554 sayılı kararının bu görüş doğrultusunda çıktığı
belirlenmiştir.
Bu açıklamalar ve benimsenen görüşler karşısında; Hukuk Genel
Kurulu, Birinci ve Onyedinci Hukuk Daireleri kararları ile Ondördüncü Hukuk
Dairesinin kararları arasında görüş aykırılığı bulunduğu ve bu aykırılığın
Yargıtay Kanununun 16. ve 45. maddeleri ile Yargıtay İç Yönetmeliğinin 14.
maddesi uyarınca içtihatların birleştirilmesi yolu ile giderilmesi gerektiğine, ilk
oylamada oybirliğiyle karar verilip işin esasının görüşülmesine
geçilmiştir.
V- İçtihatları
Birleştirmenin Gerekçesi;
1- Konu İle İlgili Yasal Düzenlemeler;
A- Vakıflar Kanununun İlgili Maddeleri;
MADDE 27: (26.6.2001 tarih ve 4690 sayılı Kanunla değişik) Vakfın türüne göre ayrım
yapılmaksızın üzerinde taviz şerhi bulunan mevcut mukataalı veya icareteynli
vakıf taşınmaz malların mülkiyetleri, taşınmazların bulunduğu il’lerde
Defterdarlık, ilçe’lerde Mal Müdürlüğü bünyesinde yer alan Hazine taşınmaz malının
satış ihalesine yetkili olan komisyon tarafından takdir edilecek rayiç bedelinin
yüzde yirmi oranında hesap edilecek taviz bedeli karşılığında mutasarrıflarına
geçirilir. Taviz bedeli ödenmeden ortaklığın giderilmesi veya cebri icra yoluyla satışı
yapılacak taşınmaz malların taviz bedellerinin hesaplanmasında satış bedeli esas
alınır.
MADDE 28:
(4.4.1995 gün ve 4103 sayılı Kanunla değişik) Yukarıdaki maddede yazılı tavizler
toptan ödendiği takdirde gayrimenkul’ün mülkiyeti mutasarrıfı adına tapuda
tescil olunur. Bu tavizin yarısı peşin ve geri kalanı üç yılda üç müsavi
taksitle de ödenebilir. Bu takdirde mülkiyet mutasarrıfı adına tescil edilmekle
beraber gayrimenkul’ün tamamı geri kalan taksitler için birinci derecede ve birinci
sırada ipotek sayılarak tapuya böylece kaydolunur. Taksitler için kanuni faiz
yürütülür. Bu taksit zamanında ödenmezse geri kalan taksitlerin tamamı muaccel
olur. Mülkiyetin mutasarrıfı adına tescilinden itibaren mukataa ve icare
alınmaz.
MADDE 29:
(22.9.1983 gün ve 2888 sayılı Kanunun 2. maddesi ile değişik) On yıl içinde bu
kanun hükümlerine göre taviz vermek yolu ile icareteyn veya vakfın mukataa
kayıtları terkin edilmemiş olan gayrimenkullerin mülkiyeti on yıl sonunda
kendiliğinden mutasarrıflarına geçer ve vakfın hakkı da ivaza dönerek
gayrimenkulün tamamı bu ivaz karşılığında birinci derece ve birinci sırada
ipotek sayılır. Genel Müdürlük o yıl tahakkuk ettirilen icare veya mukataa
üzerinden hesaplanabilecek olan bu tavizlerle vaktinde ödenmeyen taksitleri mutasarrıfın
başka mallarına müracaat yolu ile ve Amme Alacaklarının Tahsil ve Usulü
Hakkındaki Kanuna göre tahsile dahi yetkilidir.
Bu madde gereğince mülkiyeti mutasarrıflarına geçmiş olan
gayrimenkullerde maliklerin Hazineden başka varis bırakmadan ölümleri halinde,
mülkiyet mahlûlen vakfına rücu eder. Bu Kanunun yayımı tarihine kadar
maliklerinin ölümleri üzerine son mirasçı sıfatıyla Hazineye intikal edip de bu
husus tapu kaydına işlenmemiş bulunan gayrimenkullerde yukarıdaki fıkra hükmüne
tabidir.
MADDE 30: Bu
Kanun hükümleri yürümeğe başladıktan sonra mukataalı veya icareteynli
gayrimenkullerin tavizleri tamamen vakfa verilmiş olmadıkça o mallar üzerindeki
temliki tasarruflar Tapu Dairelerince tescil olunamaz.
B- Türk Medeni
Kanununun İlgili Hükümleri:
MADDE 731/1 (MK. m.657/1): Taşınmaz mülkiyetinin kanundan doğan
kısıtlamaları, tapu siciline tescil edilmeksizin etkili olur.
MADDE 839/1 (MK. m.754/1): Taşınmaz yükü, bir taşınmazın malikini yalnız o
taşınmazla sorumlu olmak üzere diğer bir kimseye bir şey vermek veya yapmakla
yükümlü kılar.
MADDE 849/1 (MK. m.764/1): Taşınmaz maliki değişirse yeni malik, başka bir
işleme gerek bulunmaksızın taşınmaz yükünün yükümlüsü olur.
MADDE 864 (MK. m.779): Rehnin tapu kütüğüne tescil edilmesinden sonra alacak için
zamanaşımı işlemez.
MADDE 892 (4721
sayılı TMK. ile getirilmiştir. Eski MK.nunda bu hüküm bulunmamakta
idi.): Kanuni ipotek haklarının
doğumu, aksi kanunda öngörülmüş olmadıkça tapu kütüğüne tescil edilmelerine
bağlı değildir.
MADDE 1023 (MK. m.931): Tapu kütüğündeki tescile iyi niyetle dayanarak mülkiyet veya bir başka
ayni hak kazanan üçüncü kişinin bu kazanımı korunur.
C- 3402 sayılı Kadastro Kanununun 12/1, 2 ve 3.
fıkraları:
MADDE 12: 30 günlük ilan süresi geçtikten sonra, dava açılmayan
kadastro tutanaklarına ait sınırlandırma ve tespitler kesinleşir.
Kadastro Müdürü tarafından onaylanarak kesinleşen tutanaklar ile
Kadastro Mahkemesinin kesinleşmiş kararları; kesinleşme tarihleri tescil
tarihi olarak gösterilmek suretiyle en geç üç ay içerisinde
tapu kütüklerine kaydedilir.
Tutanaklarda belirtilen haklara, sınırlandırma ve tespitlere ait
tutanakların kesinleştiği tarihten itibaren on yıl geçtikten sonra, kadastrodan
önceki hukuki sebeplere dayanarak itiraz olunamaz ve dava açılamaz,
denilmektedir.
Bu maddede açıklanan sürenin hak düşürücü süre olduğu konusunda
uygulama ile öğreti arasında bir uyuşmazlık bulunmamaktadır.
3402 sayılı Kadastro Kanununun 12/3. fıkrası hükmüne ilişkin
hükümet gerekçesinden şu sonuçları çıkarmak mümkündür;
a- Düzenli kütük ve kadastro işlemlerinin korunması
amaçlanmıştır.
b- Kadastro işlemlerinin eski olaylara dayanılarak süresiz bir
biçimde askıda bırakılması, kamu düzenini ters yönde etkileyeceği ve kamu
zararını doğuracağı gözetilerek bunun önlenmesi hedeflenmiştir.
c-10 yıllık hak düşürücü sürenin uygulanması bakımından kamu ve
özel mal ayrımı yapılmamıştır. Vakıf taşınmazlarla ilgili ayrık bir durum da
getirilmemiştir.
Şu halde; 3402 sayılı Kadastro Kanununun 12/3. fırkasından
çıkartılan bu sonuçlar ve benimsenen bu ilke ile; mülkiyet hakkı değil, sadece
hak arama özgürlüğünün (dava açma hakkının) ve başvuru hakkının kısıtlandığı
anlaşılmaktadır (Anayasa Mahkemesinin 8.10.1991 tarih ve 1991/9-36 sayılı
kararı).
VI- Eski Vakıflar ve
İlgili Müesseseler:
Vakıf; insanlar tarafından yararlanılmak üzere bir ayni (malı)
Allah’ın Mülkü hükmünde olmak koşulu ile temlik (mülkiyetin devri) ve
temellükten (mülkiyetin devralınmasından) hapis ve men eylemektir, şeklinde
tanımlanmıştır. Bu tanıma göre vakıf mal, kamu malı, vakfın kişiliği ise, kamu
kişiliğidir. Vakıf mal Allah’ın Mülkü hükmündedir. Bu nedenle vakıf mallar, her
türlü nüfus ve otoritenin elatmasından uzak kalmış ve sürekliliği bu ilkelerle
sağlanmıştır.
VII- Osmanlı
Devletinde Toprak Rejimi:
Osmanlı Devleti’nin Toprak Rejimine göre; arazinin büyük bir
bölümü Devletin malı idi. Kişilerin araziden yararlanması, Devlet ile kişi
arasında meydana gelecek sözleşmeyle mümkündü. Devleti bu sözleşmelerde, Has,
Tımar ve Zeamet sahipleri temsil etmekte idi. Devlet, 1847 (1263) yılına kadar
araziye ilişkin işlemlerle doğrudan doğruya ilgilenmemişti. Ülkenin gerçeklerine
ve Osmanlı Devletinin yapısı gereklerine uygun olarak arazi ile ilgili
düzenlemeler yapılmıştı.
1858 (1274) tarihli Arazi Kanunnamesi; teknik anlamda ve toprak
hukuku konusunda düzenlenmiş ilk temel kanundur. Arazi Kanunnamesinin 1.
maddesine göre; arazi beş bölüme ayrılmakta idi.
1- Mülk (Memluk) Arazi; Özel mülkiyet kapsamına giren arazi
türüdür. Gerek gerçek ve gerekse tüzel kişiler mülk araziye malik
olabilirlerdi.
2- Miri (Emriye) Arazi; Mülkiyet hakkı Devlete ait olan arazi idi.
Devlet bu araziden yararlanma hakkını süresiz olarak kişilere muaccele denilen
ve arazinin değerine göre alınan bir miktar para karşılığı devrederdi. Bundan
ayrı, miri arazi mirasçılara da intikal ederdi.
3- Metruk Arazi; Yararlanma hakkı kamuya ya da belli bir köy veya
kasaba halkına ayrılmış (tahsis edilmiş) yerlerdi. Genel yollar, Meralar, Yaylak
ve Kışlak gibi benzeri yerler bu tür araziyi oluştururdu.
4- Mevat Arazi (Ölü Topraklar); Tarıma elverişli olmayan
topraklardı.
İmar ve ihya ile kazanılması mümkün olan arazilerdi. (Arazi
Kanunnamesi, madde 6, Mecelle, madde 1270).
5- Vakıf Arazi (Arazi-i
Mevkufe); Vakıf, islam hukuku kurumlarındandır.
Arazi Kanunnamesinin 4. maddesine göre vakıflar; mülkiyet hakkının
devredilip edilmemesine göre, yani nitelik bakımından sahih ve sahih olmayan
vakıflar olmak üzere iki bölüme ayrılmışlardır.
A- Sahih Vakıflar (Mukataalı – İcareteynli Vakıflar ); Bunlar aynı
zamanda akara tahsisli yani gelirlerinden yararlanılan vakıflar olarakta
nitelendirilmektedirler.
1- Mukataalı Vakıflar; Zorunluluklar sonucu doğmuştur. Vakıf yer
haraptır. Vakıf taşınmaz kendi olanakları ile vakıf tarafından inşaa ve
onarılmasının mümkün olmaması sebebiyle bina yapmak, ağaç veya bağ çubuğu dikmek
ve bunların durması karşılığında vakfa her sene maktu bir zemin kirası (İcare-i
zemin) ödenmek suretiyle kiralanmış, yapılan bina ve dikilen ağaçlar yapanın veya
dikenin malı sayılmış ve ölümü ile de, mirasçılarına geçeceği ve mukataa (kira)
karşılığı verildiği sürece sözleşmenin geçerli kalacağı ve arazi üzerine yapılan
muhtesatın kaldırılamayacağı kabul edilmiştir. Bu tür vakıfların kurulması
için, mahkemece verilen izin (hakimin izni) yeterli olmayıp ayrıca Padişahın
izin ve iradesine de ihtiyaç duyulmuştur.
2- İcareteynli Vakıflar; Mukataalı vakıflar gibi olayların meydana
getirdiği zorunluluklar sonucu doğmuş bir vakıf türüdür. Vakıf binalarının
yanması, yıkılması ve vakıf tarafından tekrar inşaa için ekonomik gücün
yaratılmaması veya kısa süre ile kiralanmasının mümkün olmaması ya da kısa
süreli kiralamaya istekli çıkmaması nedeniyle bir tür süresiz kiraya
benzeyen usule
gidilmiş, mutasarrıfından gerçek değerine yakın veya eşit "icare-i muaccele"
denilen peşin kira bedeli alınıp yanan, harap olan bina vakıf tarafından yeniden
inşaa ve tamir ettirilerek her sene icare-i müeccele (veresiye kira) denilen
küçük bir bedel
karşılığında süresiz olarak kiracılara (mutasarrıflara) bırakılmıştır. Peşin
veya her yıl alınan icar (kira) usulüne de "iki yani çifte icare" anlamında
icareteyn adı verilmiştir.
B- Sahih Olmayan (Tahsis ve İrsad Kabilinden Gayri sahih)
Vakıflar; Padişah ya da onun izin verdiği başkaları tarafından miri arazi
üzerinde meydana getirilen vakıflardır. Miri araziler, kadim köy ve kasabaların
tümüyle dışında kalan tarla, çayır, yaylak, kışlak, korular ve benzeri yerler
olarak kabul edilmiştir. (Arazi Kanunnamesi madde 3, 25, 53,
81, 83 ve 90.)
Osmanlı Sultanları ya da onların izin verdiği başkaları miri
arazide 1858 (1274) tarihli A.K.’nun 4/2. fıkrasına göre üç türlü tahsis ve
irsat kabilinden vakıf kurabilirlerdi.
a- Miri Arazinin Yalnızca A’şar (Toprağın Ürününün Ondabiri) gibi
vergi ve resimleri (A’şar ve rüsumatı) bir hayır cihetine tahsis edildiği
vakıflarda tasarruf hakkı, tapu kayıtlarında yazılı fertlerde kalırdı.
b- Miri arazinin yalnızca "tasarruf hakkının" bir hayır cihetine
tahsis edildiği vakıflarda tasarruf hakkı sahih olmayan vakıfta kalırdı. Sahih
olmayan vakıf A’şarı Devlete öderdi.
c- Miri arazinin hem tasarruf hakkının hem de A’şar gibi "vergi ve
resimlerinin" bir hayır cihetine tahsis edildiği vakıflarda vakıf: arazinin
tasarruf hakkına sahip olduğu gibi, Devlete A’şar ya da başkaca vergi ve resim
ödemezdi.
Görüldüğü gibi sahih vakıfların konusunu kadim köy, kasaba ya da
şehir içindeki mülk topraklar teşkil ettiği halde, sahih olmayan vakıfların
konusunu, anılan kadim yerleşim birimlerinin tümüyle dışında kalan miri (Devlete
ait) araziler oluşturmakta idi.
VIII- Vakıf
Taşınmazlarında; Zamanaşımının Uygulanıp Uygulanamayacağı
Sorunu;
Vakıf taşınmazlarında, zamanaşımı uygulanıp uygulanamayacağı
konusunda Türk pozitif hukukunda farklı düzenlemeler mevcuttur. Tapu kaydı
olmayan bazı vakıf malların varlığı bir gerçektir. Nitekim 2762 sayılı Vakıflar
Kanununun 44. maddesinde bu tür mallardan sözedilmektedir. Aynı Kanunun 41/1.
maddesinde "Kanunu Medenideki müruruzaman hükümleri, vakıf mallar hakkında da
tatbik olunur." denildiğine göre, vakıf mallar hakkında da kazandırıcı
zamanaşımı hükümlerinin uygulanmasına olanak tanınmıştır. Vakıflar Kanununun 8.
maddesi ise, "Vakıfların doğrudan doğruya hayrattan olan taşınmazlarının
kazandırıcı zamanaşımı yolu ile iktisap edilemeyeceğini" hükme bağlamıştır.
Herkes tarafından aynı’ndan yararlanılan Camii, Okul, Medrese, Köprü ve Hastane
gibi yerler bu tür mallardan sayılmışlardır. Buna karşılık hayrattan olmayan
fakat akaratından olan yani aynı’nından değil de gelirinden yararlanılan vakıf
taşınmazları ise, TMK.nun 713. maddesinde açıklanan taşınmaza ve zilyetliğe
ilişkin tüm koşulların oluşması halinde zamanaşımı ile kazanılması mümkün
bulunmaktadır.
Öte yandan MK.nuna 13.7.1967 tarih ve 903 sayılı Kanunla eklenen 81/B (TMK. 117). maddesine
göre "Vakıfların malları üzerinde zilyetlik yolu ile kazanma hükümleri tatbik
olunmaz." demek suretiyle Vakıf taşınmazların kazandırıcı zamanaşımı yolu ile
iktisabını yasaklamıştır.
Bu kazanma yasağının sadece TMK.nun hükümlerine tabi yani
Cumhuriyetten sonra kurulan Vakıflar hakkında uygulanabileceği, eski Vakıflar
hakkında uygulanamayacağı ileri sürülmüştür. (Prof. Dr. Sungurbey, İsmet, Eski
Vakıfların Yeni Sorunları, İstanbul, 2001, sh: 28 vd. aynı kitap, aynı sayfa, Prof. Dr. Ümit
Doğanay ve Dr. Hasan Güneri’nin görüşü, Yrd. Doç. Dr. Veysel Başpınar, Vakıf
Medeniyeti Sempozyumu Kitabı, 12-13 Mayıs 2003 Vakıflar Genel Müdürlüğü
yayınları, Ankara, 2003, sh: 89-98, 7 HD. 27.1.1970 tarih 120/424 K. Ali Em
"Y.18. H.D.
Üyesi", Ayten Sözen, Zümre Yılmaz ve Nazif Kaçak’ın Açıklamalı–Gerekçeli Türk
Medeni Kanunu ve Uygulama Kanunu, Ankara, 2002, sh:145- Aynı eser aynı sayfa,
4721 sayılı TMK.nun T.B.M.M. de görüşüldüğü sırada dönemin Adalet Bakanı’nın
yaptığı konuşma)
4.3.1959 gün ve 1959/2-19 sayılı Yargıtay İçtihatları Birleştirme
kararı uyarınca intikal sahibi bulunmadığından mahlulen vakfına dönen
icareteynli taşınmazların zilyetlikle kazanılamayacağı
öngörülmüştür.
MK.nun 81/B (TMK.nun 117). maddesi geriye doğru yürüyemeyeceği için, bu değişikliğin yeni
kanunun yürürlük gününe kadar oluşan kazanılmış hakları etkilemesi mümkün
değildir. O halde 903 sayılı Kanunun yürürlüğe girdiği 13.7.1967 tarihine kadar
kazanma koşulları oluşmuş ise zilyed; kazandırıcı zamanaşımından yararlanabileceği
görüşü ifade edilmiştir. (Oğuzman / Seliçi, Eşya Hukuku, 1988, sh:428, Ozanalp,
A.N., Tapulama Kanunu Şerhi, 1976, sh: 383, Prof Dr. Hâtemi, Hüseyin, Medeni
Hukuk Tüzel Kişileri, İstanbul, 1979 c:1, sh: 729 vd., HGK. 5.2.1975
gün, 1972/7-1424
E, 1975/127 K). Bu konuda gerek uygulamada ve gerekse öğretide görüş birliği
olduğu söylenebilir.
IX- Taviz Bedeli;
Taviz bedeli; eski vakıflar hukuku açısından "rakabe" kuru
mülkiyet hakkı karşılığı, tasarruf hakkı bedeli, icare ve mukataa (kira)
karşılığı anlamına gelmektedir. Vergi niteliğinde değildir. 13.12.1965 tarihinde
yürürlüğe giren 2762 sayılı VK.nun 29. maddesi ile taviz bedelinin ödenmesi için
tanınan on yıllık süre 13.12.1945 yılında dolduğu halde, bu süre içerisinde pek
çok vakfın taviz
bedeli ödenip tapudaki kayıtlarına bu yönde konulan şerhlerin terkin edilmediği
anlaşılınca 13.6.1945 gün ve 4775 sayılı Kanunla bu sürenin sona erdiği tarihten
başlayarak on yıl daha uzatılıp yirmi yıla çıkarılmıştır. Sözü edilen bu 20
yıllık süre ise
13.12.1955 yılında sona ermiştir. 2762 sayılı VK.nun 27. maddesinde, icare ve
mukataa; vakıf taşınmazın rayiç bedelinin yüzde yirmisi oranında olduğu kabul
edilmişken, 18.4.1995 gün ve 4103 sayılı Kanunla yapılan değişiklik ile bu sefer
rayiç değerinin yüzde yirmisi olması öngörülmüş, ancak bu oran 26.6.2001 gün ve
4690 sayılı Kanunla tekrar yüzde yirmiye düşürülmüştür.
Sahih vakıflardan olan icareteynli ve mukataalı vakıflarda; taviz
bedelinin ödenmesi karşılığında "vakıf şerhinin" silinmesi gerektiği gerek
uygulamada ve gerekse bilimsel görüşlerde tartışmasız olarak kabul edildiği ve
bu nedenle sahih vakıfların taviz bedeli ile sorumlu oldukları kabul
edilmektedir.
1- Taviz Bedelinin Niteliği – Taşınmaz Yükü – Kanuni İpotek
Hakkı;
2762 sayılı VK.nun 29/1. fıkrası; "on yıl içinde bu kanun
hükümlerine göre taviz vermek yolu ile icareteyn veya mukataa kayıtları terkin
edilmemiş olan gayrimenkullerin mülkiyeti on yıl sonunda kendiliğinden
mutasarrıflarına geçer ve vakfın hakkı ivaza dönerek gayrimenkulün tamamı bu
taviz karşılığında birinci derece ve birinci sırada İPOTEK sayılır." şeklindeki
ipoteğin "kanuni ipotek hakkı" olduğu ileri sürülmüştür. (Bertan, Dr. Suad, Ayni
Haklar, Ankara 1976, c.2 sh: 1573-1578).
Ancak, tarafların iradesi dışında kanunla vakıf yararına getirilen
bu güvencenin (teminatın) taşınmaz yükü mü (gayrimenkul mükellefiyeti mi) yoksa
gayrimenkul ipoteği mi yani kanuni ipotek hakkı mı olduğu tartışma konusu
olmuştur. Bilindiği üzere bir alacağın ödenmesini güvence altına almaları bakımından her
iki mülkiyetin gayri ayni hakları birbirlerine çok benzemektedirler. Nevarki,
gayri menkul ipoteğinde, ipotekli borç senedi ile irad senedi dışında kalan
ipotek hakkının bağımsız bir varlığı olamaz. İpotek hakkı ancak alacak
hakkının fer’i
olur. İpoteklerde ana hak kişiler arasında bir hukuki bağdan doğan şahsi bir
borç münasebetidir. İpotekte ayni hak amaç değil, bir emniyet sağlama
çağrısıdır. Gayrimenkul mülkellefiyetinde ise, ayni hak ana haktır. Yüklü
gayrimenkul mükellefiyetine bağlı bulunan bir şeyi yapmaya veya vermeye ilişkin olan bir borç,
o gayrimenkul ile emniyet altına alınmış olur. Ayrıca sorumluluk bakımından da
taşınmaz yükü ile ipotek hakkı arasında fark vardır. İpotek hakkında taşınmaz,
ana borcu güvence altına alır. Sorumluluk taşınmazın değeri ile sınırlı değildir. İpotek konusu
taşınmazın değeri, borcu tamamen ödemeye yetmezse bile, ana borcun ödenmeyen
kısmı için asıl borçlunun borçluluğu sürer. Taşınmaz yükümünde ise, borçluluk
yüklü taşınmaz ile sınırlıdır. (Bertan, Dr. Suat, Ayni
Haklar Ankara 1976, c.2, sh: 1576-1577)
Vakfın ivaz alacağı ister rakabe "kuru mülkiyet" ister icare ve
mukataa veya bunlara ilişkin şerhin kaldırılması karşılığı kabul edilsin,
mutasarrıfın ivaz borcunun vakıf taşınmazın değerini aşacağı ve fazla kısım için
mutasarrıfın diğer malları ile sorumlu olacağı düşünülemez. Öte yandan İcra
İflas Kanununun 45. maddesine göre rehinle temin edilmiş bir alacağın borçlusu,
iflasa tabi şahıslardan olsa bile, alacaklı yalnız rehinin paraya
çevrilmesi yolu
ile takip yapabilir. Rehnin tutarı borcu ödemeye yetmediği takdirde alacaklı
kalan alacağını iflas ve haciz yolu ile takip edebilir. Oysa VK.nun 29.
maddesinin 1. fıkrasında, "...bu tavizlerle vaktinde ödenmeyen taksitleri
mutasarrıfın başka mallarına müracaat yolu ile ve Amme Alacaklarının Tahsili Usulü hakkındaki
Kanuna göre tahsile dahi yetkilidir." Hükmü getirilmek suretiyle sorumluluk ve
tahsil açısından tamamen ipotekten ayrı bir teminat getirilmiştir. Bunun yanında
kural olarak ipotek edilmiş bir taşınmaz alacaklının olurunu almaya gerek duyulmaksızın başkasına
satılarak tapusu devredilebilir. Meğerki aksine sözleşme olsun. VK.nun 30.
maddesine göre, "...mukataalı veya icareteynli gayrimenkullerin tavizleri
tamamen vakfa verilmiş olmadıkça o mallar üzerindeki temliki tasarruflar Tapu
Dairelerince tescil olunamaz." demek suretiyle tapuda yapılabilecek devirleri
yasaklamıştır.
O halde, vakfın ivaz alacağına kanunla getirilen güvencenin,
taraflar arasındaki bir sözleşmeden doğan asıl alacak hakkının bir fer’i
olmayıp, bir ana hak olarak doğması, sorumluluğun vakıf taşınmaz ile sınırlı
bulunması, fakat vakfın alacağının taşınmazla bağımlı kalınmaksızın mutasarrıfın
başka mallarına müracaat yolu ile tahsil edilmesi, temliki tasarrufun ancak
borcun ödenmesine
yani yükümlülüğün kalkmasına bağlı tutulması, taviz bedelinin (ivaz alacağının –
teminatın), TMK.nun 839 (MK.nun 754). maddesi anlamında bir Gayrimenkul
Mükellefiyeti (Taşınmaz Yükü) niteliğinde olduğu kabul edilmiştir. (HGK.nun
19.9.1990 gün ve
1990/1-333 esas, 1990/416 ve aynı tarih 332/415 sayılı kararları, TBMM.nin
12.6.1940 gün ve 1188 sayılı yorum kararı, Uyuşmazlık Mahkemesinin 13.7.1981 gün
5/15, 28.12.1981 gün 13/12 ve 10.6.1985 gün 8/13 sayılı kararları). Kesin bir
biçimde ifade edilmemekle beraber öğretide de baskın görüşün bu yönde olduğu
anlaşılmaktadır.
2- Tapu Kütüğüne Güven İlkesi (TMK.nun 841, 849 ve 1023.
maddeleri);
TMK.nun 841/1. fıkrası; "Aksine hüküm yoksa, kamu hukukuna ilişkin
taşınmaz yükünün tapu kütüğüne tescili gerekli değildir", aynı Kanunun
849/1.fıkrası ise, "Taşınmaz maliki değişirse yeni malik, başka bir işleme gerek
bulunmaksızın taşınmaz yükünün yükümlüsü olur" ilkelerinden hareketle önceki
kayıt ve belgelerden aslının vakıf taşınmaz olduğunun anlaşılması halinde, vakıf
şerhinin intikal (gitti) kayıtlarına sonradan işaret edilmiş olsun, olmasın yeni
maliki bu yükümlülükten yani taviz bedelini ödemekten kurtaramaz. Şu halde,
kanundan doğan bu taşınmaz yükümlülüğü karşısında sonraki malikin "iyi
niyet
savunmasında" bulunarak TMK.nun 1023 (MK.nun 931).maddesinde açıklanan tapu
kütüğüne güven ilkesinden ve TMK.nun 712 (MK.nun 638).maddesinde ifade edilen
"olağan kazandırıcı zamanaşımına dayalı iyi niyetten" yararlanamaz, görüşü
uygulamada ağırlıklı olarak benimsenmiştir.
X- Hak Düşürücü
Süre;
Hak düşürücü süre, doğrudan doğruya hakim tarafından kendiliğinden
göz önünde tutulması gereken, davada "itiraz" olarak başvurulması zorunlu olan
ve zamanaşımı gibi "kesme" ve "durma" hükümlerine bağlı olmayan, uyulmama
halinde "hakkın" kaybına yol açan yani hakkın özünü ortadan kaldıran süredir.
3402 sayılı Kadastro Kanununun 12/3.fıkrasında öngörülen on yıllık sürenin de
hak düşürücü süre olduğu kuşkusuzdur. Çünkü bu madde de öngörülen süre ile tapu
sicilinde kararlılık kazanması, sicillerin bozulmaması, belli bir süre geçtikten
sonra yargı organlarınca bu sicillerin tartışma konusu yapılmaması
amaçlanmıştır.
Hak düşürücü sürenin kamu mallarına etkisi; Hak düşürücü sürenin
kamu mallarına etkisi tartışma konusu olmuş ve Yargıtay İçtihatları Birleştirme
Büyük Genel Kurulu; 8.5.1987 gün ve 1986/3 E, 1987/4 sayılı kararı ile, "766
sayılı Tapulama Kanununun 35.maddesi uyarınca sınırlandırılan taşınmaz mallar
hakkında aynı Kanunun 31/2.maddesinde öngörülen on yıllık hak düşürücü sürenin
uygulanması gerektiği" kabul edilmiştir. Bundan şu sonucu çıkarmak mümkündür.
Anılan Kanunun 35.maddesinde yer alan Mera, Yaylak, Kışlak, Otlak, Genel Harman
Yeri, Panayır ve Pazar yerleri gibi taşınmazların kişi adına tespit ve
tescili halinde,
bu tescil aleyhine açılacak dava 31.maddedeki süreye tabi olmadan her zaman
açılabilecektir. Uygulama da bu doğrultudadır.
Fakat Yargıtay İçtihatları Birleştirme Umumi Heyeti; 26.5.1935
tarih ve 78/6 sayılı kararı ile vakıf malların "Devlet malı olmadığı" görüşünü
benimsemiştir. Bu bakımdan vakıf malların kendine özgü bir "Sui Jeneris -
kamusal mülkiyet" türü olarak nitelendirilmesi ve buna bağlı olarak bu mallara
Devlet malı niteliğinin kazandırılması olanağı bulunmamaktadır. Kaldı ki 766
sayılı Kanunun 35. ve 3402 sayılı Kadastro Kanununun 16/B maddesinde sayılan ve
kamunun yararlanılmasına terk ve tahsis edilen Mera, Yaylak , Kışlak, Genel
Harman Yeri, Pazar ve Panayır yerleri gibi benzeri mallar sadece paftasında
sınırlandırılmakla (geometrik durumu belirlemekle) ve özel sicillerine
işlenmekle yetinilen, kadastroca hukuki durumu saptanamayan ve tapu siciline
tescil edilmeyen taşınmazlar olması nedeniyle Hazine ve ilgili kamu tüzel
kişileri tarafından bu tür taşınmazlar için açılan davalarda 3402 sayılı Kadastro Kanununun
12/3. ve 766 sayılı Tapulama Kanununun 31/2.maddeleri uygulanmaz. Zaten bu gibi
yerler kişiler adına tespit ve tescil edilse bile, bu husus "yolsuz tescil"
oluşturacağından her zaman bunlar için tapu iptali davası açılması
mümkündür. Vakıf
şerhi ile ilişkilendirilmeleri düşünülemez. Öte yandan "Kamu malları" başlığını
taşıyan 3402 sayılı Kadastro Kanununun 16. maddesinde sayılan kamu malları
arasında vakıf mallarına yer verilmediği açıktır. Bunun dışında, Yargıtay
İçtihatları Birleştirme Umumi Heyeti; 3.4.1940 tarih ve 1939/12 E., 1940/65 sayılı
kararı ile "icareteynli ve icare-i mukataalı vakıf yerleri kira alacakları beş
yıllık zamanaşımına tabi" olduğunu benimsemiştir. Bu karardan da vakıf
mallarının Devlet malı olmadığı sonucuna varılmaktadır.
XI-
Değerlendirme;
İçtihat aykırılığına neden olan 3402 sayılı Kadastro Kanununun
12/3.maddesi fıkrası ile ilgili hükümet gerekçesinde de açıklandığı üzere
"...kadastro işlemlerinin eski olaylara dayanılarak süresiz olarak askıda
bırakılmasının kamu düzenini ters yönde etkileyeceği ve kamu zararı doğuracağı
gerçeğinden hareketle kadastro tutanaklarının kesinleştiği tarihten itibaren on
yıl geçtikten sonra kadastrodan önceki hukuki sebeplere dayanılarak dava
açılamayacağı" esası getirilmiştir. Getirilen böyle bir ilke ile, mülkiyet
hakkı değil, sadece hak arama özgürlüğü (dava açma hakkı) ve başvuru hakkı
kısıtlanmıştır. (Anayasa Mahkemesinin 8.10.1991 tarih ve 1991/9-36 sayılı, 3402
sayılı Kanunun 12/3.fıkrasının iptali isteğinin reddine ilişkin kararı) On yıllık
hak düşürücü sürenin uygulanması bakımından kamu ve özel mal ayırımı
yapılmamıştır. Vakıflar Kanunu gibi Kadastro Kanunu da bir tasfiye kanunu olup,
12/3.madde ve fıkrasında vakıf taşınmazlarla ilgili ayrık bir durum
getirilmemiştir.
Uygulamada ve öğretide baskın görüşün 3402 sayılı Kadastro Kanununun 12/3.fıkra
hükmünün kamu malı niteliğindeki taşınmazlar için uygulanmaması gerektiği
yönünde olduğu görülmektedir. Ancak, 26.5.1935 tarih ve 78/6 sayılı Yargıtay
İçtihatları Birleştirme kararı ile vakıf malların "Devlet malı olmadığı" kabul edilmiş
bulunmaktadır. Bu karardan çok sonra MK.nuna eklenen 81/B (TMK.nun 117).
maddesinin ve 3402 sayılı Kadastro Kanunundaki düzenlemenin Yargıtay İçtihatları
Birleştirme kararında benimsenmiş olan görüşü ortadan kaldırıcı nitelikte
bulunmadığı kabul edilmektedir.
VK.nun 26, 27, 28, 29, 30 ve 31.maddeleri mukataalı ve icareteynli
vakıf malların tasfiyesine yönelik olup, bir yandan bu tür vakıfların yeniden
kurulması yasaklanırken, diğer yandan önceki hukuk döneminde kurulmuş olan bu
türden vakıfların sona erdirilmesi amaçlanmıştır. O halde bu tür vakıf taşınmaz
mallar kamu malı niteliğinde kabul edilse idi, hiç kuşkusuz bunların doğrudan
Devlet mülkiyetine geçmesini sağlayacak bir düzenleme getirmesi gerekirdi. 2762 sayılı
VK.nun 29.maddesinde açıklanan taviz bedeli; bugünkü hukuk karşısında gerek
uygulamada ve gerekse öğretide "taşınmaz yükü" olarak nitelendirilmektedir.
(TMK.nun m.839, MK.nun m.764). Ancak taviz bedeli nedeniyle mevcudiyeti
kabul edilen
taşınmaz yükünün, TMK.nun 731 (MK.nun 657).maddesi kapsamında bir yasal
kısıtlama sayılmasına olanak yoktur.
2762 sayılı VK.nundan çok sonra yürürlüğe giren 3402 sayılı
Kadastro Kanununun 12/3.fıkrasında öngörülen on yıllık hak düşürücü süre, en
geniş ve en kapsamlı "ayni hak olan mülkiyet hakkının bile ortadan kaldırılması
sonucunu doğururken, mülkiyet hakkına oranla daha çok dar kapsamlı, çok daha az
yetkileri içeren bir sınırlı (fer’i) ayni hak olan taşınmaz yükünün hak düşürücü
süre dışında
kaldığının kabulüne olanak bulunmamaktadır." Zira çoğun içinde az da vardır.
Açıklanan bu somut ve hukuki olgular karşısında 3402 sayılı
Kadastro Kanununun 12/3.fıkrasında öngörülen on yıllık hak düşürücü sürenin
vakıf taşınmaz mallar bakımından da uygulanması gerektiği, sonucuna varılarak
İnançların Yüksek Hukuk Genel Kurulu, Birinci ve Onyedinci Hukuk Daireleri
kararları doğrultusunda birleştirilmesine karar verilmesi
gerekir.
Sonuç :
"Vakıf Şerhi’nin Tapu Sicilinden silinmesi ya da Tapu Siciline
yazılmasına ilişkin istemleri içeren davalarda 3402 sayılı Kadastro Kanununun
12/3.maddesinde öngörülen on yıllık hak düşürücü sürenin uygulanması
gerektiğine" 02.04.2004 tarihinde yapılan ilk toplantıda üçte iki çoğunlukla
karar verildi.
2003/1-2004/1
Karşıoy
I-Karşı Oya Konu
Uyuşmazlık
İçtihadı Birleştirmeye konu 26.6.2002 tarih ve 2002/14-517-554
sayılı Hukuk Genel Kurul kararında vakıf şerhinin yazılması davasından dolayı
yapılan yargılama sonunda yerel mahkemece davanın reddine dair verilen 6.7.1999
gün ve 652-31 sayılı karar Yargıtay 14.Hukuk Dairesi’nce (...Davacı, 1243 ada 6
parsel sayılı taşınmazın geldi kayıtlarında bulunan Zağnozpaşa vakfı şerhinin
kayıtlara işlenmesini istemiştir.
Davalılar kesin hüküm nedeniyle davanın reddini savunmuşlar,
Mahkemece hak düşürücü sürenin geçmiş olması ve geldi kayıtlarında vakıf
şerhinin bulunmaması nedeniyle sübut bulmayan davanın reddine karar
verilmiştir.
Hükmü davacı idare vekili temyize getirmiştir.
Dava konusu arazinin bulunduğu yere 1940’lı yıllarda kadastro
gelmiştir. Buna göre nizalı taşınmaz nevi Zağnozpaşa Vakfından olduğu tapuda
yazılı bulunduğu halde taviz bedelleri için vakıf şerhi tapuya işlenmeden tapu
tesis edilmiştir. Sonradan vakıflar idaresinin başvurusu üzerine vakıf şerhi tapuya konmuş, tapu
maliklerinin açtığı dava üzerine 2.Asliye Hukuk Mahkemesinin 1998/924-936 sayılı
kararı ile tapuya konan bu vakıf şerhinin iptaline karar verilmiştir. İşte şimdi
davacı idare vekili söz konusu vakıf şerhinin tapu kaydına yeniden yazılmasını
istemektedir.
Vakıf şerhi yasal bir takyittir. Niteliği itibariyle 3402 sayılı
Kadastro Kanununun 12/3 maddesi bu davalarda uygulanmaz. Önceki davanın nedeni
farklı olduğundan kesin hükümden de söz edilemez. Taviz bedeli ödenmedikçe vakıf
şerhi kaldırılamaz. Şu duruma göre, geldi kayıtlarında yer alan ve tedavüller
sırasında intikal ettirilmeyen şerhin yeniden konulmasına karar verilmesi
gerekirken, aksine düşünceler ile yazılı şekilde karar verilmesi doğru
görülmemiştir...) gerekçesiyle bozulması üzerine mahkemece önceki kararda
direnilmesi karşısında Yüksek Genel Kurul’ca tarafların karşılıklı iddia ve
savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan
gerektirici nedenlere göre, Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına
uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu
nedenle direnme kararı bozulmalıdır." denilmek suretiyle Yerel Mahkeme kararı
Dairemiz görüşü doğrultusunda bozulmuştur.
Daha sonra aynı konuda Ordu Asliye Hukuk Mahkemesinden verilen ve
yine Dairemizce benzer gerekçelerle bozulan iki karara karşı anılan mahkemenin
direnmesi üzerine 20.11.2002 tarihinde aynı gün birlikte görülen bu iki direnme
kararı ise bu defa Yüksek Hukuk Genel Kurulu’nca onanmıştır.
Görüldüğü üzere, yerel
mahkeme ve yerel mahkeme görüşünü paylaşan İçtihadı Birleştirme Büyük Genel
Kurulu çoğunluğu ile aramızdaki uyuşmazlık, geldi kayıtlarında mevcut iken,
kadastro tespiti sırasında tapuya intikal ettirilmeyen vakıf şerhinin kayıtlara
yeniden işlenmesi
istemine ilişkin davalarda, tespitin kesinleşmesi ile şerhin yeniden işlenmesi
istemi arasında on yılı aşan bir sürenin geçmiş olması durumunda 3402 Sayılı
Kanunun 12/3.maddesinde öngörülen on yıllık hak düşürücü sürenin uygulanıp
uygulanmayacağı
noktasında toplanmaktadır.
Görüldüğü üzere İçtihadı Birleştirmeye konu olarak bir Hukuk Genel
Kurul kararı Dairemizin görüşü doğrultusunda; birlikte görüşülen iki karar da
Dairemizin görüşüne aykırı olarak çıkmıştır. Bundan sonra İçtihadı Birleştirmeye
gidilmiş olup, daha sonraki bir tarihte Hukuk Genel Kurulu’nun önüne sadece bir
dosya daha gelmiştir.
Hukuk Genel Kurulu’na bu konuda intikal eden başkaca dosya
bulunmamaktadır.
Görüşmeler sırasında bu konuda Hukuk Genel Kurulu’ndan daha fazla
karar çıktığı ileri sürülmüş olduğundan, bu hususun açıklanmasında yarar
umulmuştur.
II-Vakıf, Vakıf
Türleri ve Vakıf Şerhinin Niteliği
Sözlük anlamıyla, "Başka bir şeye tebdil olunmamak şartı ile bir
mülkü Allah yoluna vermek" diye tanımlanan vakıf kurumu, Türk Toplumunun en eski
ve köklü kuruluşlarından biridir. Cumhuriyet öncesinde Osmanlı İmparatorluğunda
geniş uygulama alanı bulan vakıflarla ilgili olarak, Medeni Kanunun kabulünden
sonra da "Kanunu Medeninin mer’iyete vaz’ından mukaddem vücuda
getirilen evkaf
hakkın ayrıca bir tatbikat kanunu neşrolunur." hükmü getirilmiştir.
2762 sayılı Vakıflar Kanunun 1.maddesi vakıfları "Mazbut Vakıflar"
ve "Mülhak Vakıflar" olmak üzere ikiye ayırmıştır.
Bu maddeye göre;
4 Birinci Teşrin 1926 tarihinden önce vücud bulmuş
vakıflardan;
A- Bu Kanundan önce zabtedilmiş bulunan vakıflar,
B- Bu Kanundan önce idaresi zabtedilmiş olan vakıflar,
C- Mütevelliği bir makama şart edilmiş olan vakıflar,
D- Kanunen veya fiilen hayri bir hizmeti kalmamış olan
vakıflar,
E- Mütevelliliği
vakfedenlerin ferilerinden başkalarına şart edilmiş vakıflar,
Vakıflar Umum Müdürlüğü’nce idare olunur. Bunların hepsine birden
(Mazbut Vakıflar) denir."
"Mütevelliliği vakfedenlerin fer’ilerine şart edilmiş vakıflara
(Mülhak Vakıflar) denir. Bunlar mütevellileri tarafından idare olunur."
Hukuk Genel Kurulu’muzun 19.9.1990 tarih ve 1990/1-333 E. 1999/416
Karar sayılı kararında belirtildiği üzere:
"Uzun süre topluma, insanlığa büyük yararlar sağlayan ve eski
hukukumuzun en gelişmiş kurumlarından olan Vakıflara ait taşınmazların bir kısmı
zamanla çeşitli tabii etkenler, yangın ve depremler sonucu yıpranmış,
üzerlerinde bulunan binalar yıkılmış, bağ ve bahçeler yok olmuştur. Vakıf
mallarının yeniden yaptırılması ve onarılması Vakfın gücünü aşıp, kısa süreli kiralamaya
istekli de çıkmayınca sosyal ve ekonomik zorunlulukların baskısı ile Miri Arazi
Hukukumuzun tevfiz usulünden esinlenerek mukataalı ve icareteynli vakıf türleri
oluşturulmuştur.
Mukataada; vakıf taşınmaz bina yapmak, ağaç, bağ kütüğü veya bağ
çubuğu dikmek ve bunların durması karşılığında, vakfa her sene maktu bir zemin
kirası (icare-i zemin) ödemek suretiyle kişiye kiralamış, yapılan bina ve
dikilen ağaçlar, yapanın ve dikenin (mutasarrıfın) malı sayılmış ve ölümü ile
bunların varislerine geçeceği, mukataanın yani kira karşılığının verildiği sürece
sözleşmenin bozulamayacağı, arazi üzerine yapılan muhtesatın kaldırılamayacağı
kabul edilmiştir.
İcareteyn de ise; kiracısından (mutasarrıfından) icare-i muaccele
yani (peşin kira) denilen vakıf malın gerçek kıymetine yakın veya eşit bir bedel
alınıp yanan, harabolan bina Vakıf tarafından yeniden inşaa ve tamir ettirilerek
her sene icare-i mueccele (veresiye kira) diye isimlendirilen küçük bir bedel
karşılığında süresiz olarak vakıf taşınmaz kiracıya (mutasarrıfa) bırakılmıştır.
Bu yararlanma hakkı ise kiracının (mutasarrafın) mirasçılarına geçmiştir.
(Bk.Ali Himmet Berki, 2.Kitap, Ankara, Sh:106 vd.; Dr.Suat Bertan, Ayni Haklar,
Cilt: 1, Sh:74 vd.). Peşin ve her yıl alınan icar (kira) usulüne de "iki, çift icare")
anlamında icareteyn adı verilmiştir.
Medeni Kanunun kabulünden sonra Miri Arazi Hükümlerine, buna bağlı
olarak da "rekabe" "tasarruf hakkı" ayrımına son verilmiş tasarruf hakkı, kuru
mülkiyet hakkı "rekabe" ile birleştirilmiştir. Diğer bir söyleyişle tasarruf
hakkı sahibi tam mülkiyetin maliki olmuştur. Medeni Kanunun bu hükümleri ve yeni
düzenlediği vakıf (tesis) ile eski vakıflar arasında bir ikilem (ikili uygulama)
meydana gelmiş, eski vakıfların günün koşullarına uydurulma
zorunluluğu doğmuştur. Bu amaçla
13.12.1935 tarihinde 2762 Sayılı Vakıflar Kanunu yürürlüğe konulmuştur. Söz
konusu yasanın 26. maddesi ile Vakfa ait taşınmaz malların icareteyn ve
mukataaya bağlanması yasaklanmış, 27,28,29, 30. maddelerinde de özetle
(...mukataalı
toprakların ve icareteynli taşınmazların mülkiyetlerinin yirmi misli taviz
karşılığında mutasarrıfına geçeceği, on yıl içerisinde taviz verilmek yoluyla
icareteyn ve mukataa kayıtları terkin edilmemiş olanlarının mülkiyetinin ise on
yıl sonunda kendiliğinden mutasarrıfına geçeceği vakfın hakkının ivaza dönüşerek
taşınmazın ivaz karşılığında birinci derecede ve birinci sırada ipotekli
sayılacağı, ayrıca tavizler tamamen ödenmedikçe o mallar üzerindeki temliki
tasarrufların tapu dairelerince tescil olunamayacağı hükümleri getirilmek sureti ile eski
vakıfların tasviyesi cihetine gidilmiştir. Öngörülen on yıllık süre içerisinde
pek çok vakfın taviz bedeli ödenip sicilleri terkin olunmayınca bu süre
13.6.1945 tarih, 4755 sayılı Yasa ile 13.12.1955 tarihine kadar uzatılmıştır. Madde
metninde açıkça anlaşılacağı üzere aslolan ivazın peşin veya süresi içerisinde
faizi ile birlikte ödenmesidir. Ancak, 20 yıllık süre içerisinde ödenmemesi
halinde kanun koyucu mülkiyetin mutasarrıfa kendiliğinden geçmesini
kabul etmekle
beraber, vakfın ivaz alacağını teminat altına alma zorunluluğunu duymuş, 29.
maddenin 1.fıkrasında "gayrımenkulün tamamı bu ivaz karşılığında birinci
derecede ve birinci sırada ipotekli sayılır" hükmünü koymuştur.
Sözü edilen maddede, vakıf yararına getirilen teminatın niteliği
kesin olarak belirtilmemiş, daha ziyade yol gösterici bir ifade kullanılmıştır.
O halde bu yön üzerinde durmak, tarafların iradesi dışında, yasa ile konan bu
teminatın gayrımenkul mülkiyeti mi, yoksa gayrımenkul ipoteği mi olduğunun belirlenmesi
gerekmektedir. Bilindiği üzere bir alacağın ödenmesini temin etmeleri bakımından
her iki mülkiyetin gayri ayni hak birbirlerine çok benzemektedir. Nevar ki
gayrımenkul rehninde veya ipoteğinde ipotekli borç senedi ile irat
senedi dışında
kalan ipotek hakkının bağımsız bir varlığı olamaz. İpotek hakkı ancak bir alacak
hakkının fer’i olur. İpoteklerde ana hak kişiler arasında bir hukuki bağdan
doğan kişisel bir borç münasebetidir. İpotekde aynı hak bir amaç değil bir
emniyet sağlama aracıdır. Gayrımenkul mükellefiyetinde ise aynı hak ana haktır. Yüklü
taşınmazın mülkiyetine bağlı bulunan bir şeyi yapmaya veya vermeye dair olan bir
borç o taşınmaz ile emniyet altına alınmış olur. Ayrıca ipotekte sorumluluk
taşınmaz değeri ile sınırlı değildir. İpotek konusu taşınmazın değeri borcu
ödemeye yetmeyince ana borcun ödenmeyen kısmı için asıl borçlunun borçluluğu
sürer.
Gayrımenkul mükellefiyetinde ise borçluluk yüklü taşınmaz ile
sınırlıdır. (Dr. Suat Bertan, Ayni Haklar, Cilt.2, Sh.1576, 1577). Vakfın ivaz
alacağı ister rekabe "kuru mülkiyet" ister icare ve mukataa veya bunlara ilişkin
şerhin kaldırılması karşılığı kabul edilsin mutasarrıfın ivaz borcunun vakıf
taşınmazın değerini aşacağı ve fazla kısım için mutasarrıfın diğer malları ile
sorunlu olacağı
düşünülmez. Öte yandan, İİK’nun 45.maddesine göre rehinle temin edilmiş bir
alacağın borçlusu, iflasa tabi şahıslardan olsa bile alacaklı yalnız rehnin
paraya çevrilmesi yoluyla takip yapabilir. Ancak rehnin tutarı borcu ödemeye
yetmezse alacaklı
kalan alacağını iflas ve haciz yoluyla takip edebilir. Oysa Vakıflar Kanununun
29.maddesinin 1.fıkrasında, "... tavizlerle vaktinde ödenmeyen taksitleri
mutasarrıfın başka mallarına müracaat yoluyla Amme Alacaklarının Tahsili Usulü
Hakkındaki Kanuna göre tahsile dahi yetkilidir" hükmü konmak suretiyle sorumluluk ve tahsil
açısında tamamen ipotekten ayrı bir teminat getirilmiştir. Bunun yanında kural
olarak ipotek edinmiş bir taşınmaz alacaklının muvafakatını almaya gerek
kalmaksızın başkasına satılarak tapusu devredilebilir. Meğerki aksine sözleşme
olsun, Vakıflar Kanununun 30.maddesi ise taviz bedelinin tamamı vakfa
ödenmedikçe temliki tasarrufu men etmiştir.
Kısaca belirtmek gerekirse vakfın ivaz alacağına yasa ile
getirilen teminatın, taraflar arasındaki bir sözleşmeden doğan asıl alacak
hakkının bir fer’i olmayıp, ana hak olarak doğması, sorumluluğun vakıf taşınmaz
ile sınırlı bulunması, fakat vakfın alacağının taşınmazla bağlı kalınmaksızın
mutasarrıfın başka mallarına müracaat yoluyla da tahsil edilebilmesi, temliki
tasarrufun ancak borcun ödenmesine, yani mükellefiyetin kalkmasına bağlı
tutulması, teminatın bir gayrımenkul mükellefiyeti olduğunu açıkça
göstermektedir.
Nitekim; 12 Haziran 1940 gün 1188 sayılı TBMM Tefsir Kararındaki
nitelendirme bu şekilde olduğu gibi Uyuşmazlık Mahkemesinin 13.7.1981 tarih,
5/15 ve 28.12.1981 tarih, 13/22; 10.6.1985 tarih, 8/13 sayılı kararlarında,
Birinci Hukuk Dairesinin 13.4.1989 tarih, 2192-796 sayılı ve diğer birçok
kararlarında ivaz alacağı için konan teminatın bir gayrımenkul mükellefiyeti olduğu kabul
edilmiştir. Öğretide baskın görüşte aynı yöndedir.
Medeni Kanunun 764. maddesinin, "takyit edilen gayrımenkulün
maliki değiştiği takdirde yeni malik başka bir muameleye hacet kalmaksızın
gayrımenkul mükellefiyetinin mevzuuna dahil şeylerle borçlu olur" biçimindeki
açık hükmüne göre önceki kayıt ve belgelerden aslının vakıf taşınmaz olduğunun
anlaşılması halinde vakıf şerhinin intikal (gitti) kayıtlarına sonradan işaret
edilmiş bulunması yeni maliki bu mükellefiyetten yani taviz bedelini ödemekten
kurtaramaz. Yasadan doğan bu mükellefiyet karşısında sonraki malikin iyi niyet
savunmasında bulunarak Medeni Kanunun 638 ve 931. maddelerinden yararlanmasına
yasal olanak bulunmamaktadır."
Bir başka anlatımla; önceki kayıt ve belgelerde aslının vakıf
taşınmaz olduğunun anlaşılması halinde, vakıf şerhinin gitti (intikal)
kayıtlarına sonradan işaret edilmiş olması veya dayanaksız olarak bu şerhin
silinmesi yeni maliki önceki Medeni Kanunun 764. (Yeni Türk Medeni
K.nun 849)
maddesinden doğan mükellefiyetten kurtarmayacaktır. Çünkü önceki Medeni Kanunun
657. (Yeni Türk Medeni K.nun 731.) maddesinde de bu husus vurgulanmıştır.
Vakıflarda bir de (Sahih Vakıf) ve (Gayrisahih Vakıf) ayrımı söz
konusudur.
Sahih Vakıf
: Mülk araziden oluşan vakıfdır. Rakabesi (çıplak) mülkiyet vakfa ait olup,
tavize tabidir.
Sahih vakıf türünden olan mukataalı ve icareteynli vakıflarda kuru
mülkiyet vakfa aittir. Tasarruf hakkı mutasarrıfına
bırakılmıştır.
Gayrisahih Vakıf
: Devlete ait (miri) arazi üzerinde padişah ya da onun izin verdiği kişi tarafından
kurulmuş vakıflara denir. Bunların "Tahsisat Kabilinden Vakıf" olarak
isimlendirildiği de görülmektedir.
Bu vakıflar:
1- Yalnız aşar ve rüsumatı, (resim ve vergileri)
2- Yalnız hukuku tasarrufiyesi, (tasarruf hakkı)
3- Hem hukuku tasarrufiyesi (tasarruf hakkı) hem de aşar ve
rüsumatı (vergi ve resimleri)
Vakıf ve tahsis edilmelerine göre üçe ayrılırlar. Bu vakıflarda
kuru mülkiyet Beytülmaldedir. (Hazinededir).
III-Vakıf Malların
Niteliği Ve Tasfiyeleri Zorunluluğu
Daha önce de değinildiği üzere, vakıflar Türk Toplumunda ve
hukukunda geniş yer alan bir kurumdur. Amacı sosyal güvenceyi sağlamaktır. Bunun
içindir ki padişahlar bile vakıflara müdahale etmemişler, tersine saygılı
davranmışlardır.
Tarihsel gelişimi ve hukuksal boyutu dikkate alındığında
vakıfların bir anlamda kamusal bir kurum olduğunu söylemek yanlış olmaz. Hem de
kamusal otoritenin dahi saygı duyduğu bir kamusal kurumdur denilebilir. Bunun
içindir ki, Cumhuriyet yönetimi vakıfların bu kamusal özelliğini dikkate alarak
onunla ilgili özel düzenleme yapma gereğini duymuş, 13.6.1935 tarihinde
yürürlüğe giren 2762 sayılı Vakıflar Kanunu’nu çıkarmıştır.
Önceki Medeni Kanunun Tatbikine Dair Kanunun 8.maddesi yukarıda da
belirtildiği üzere vakıflarla ilgilidir.
Yeni Medeni Kanunun Uygulama Yasasının 18.maddesi de bu yolda
hüküm getirmiştir.
2762 sayılı kanunla vakıfların, yukarıda genişçe açıklanan
özelliklerini dikkate alarak tasfiyelerini de 26 ve özellikle 27.maddelerinde
düzenlemiş, taviz bedeli karşılığı konuyu çözüme ulaştırmayı amaçlamıştır.
Bir başka anlatımla, vakıf taşınmazın mutasarrıfın geçmesini taviz
bedelinin ödenmesine bağlamıştır. Taviz bedelini sadece bu alacak hakkı olarak
nitelemek doğru olmaz. Yasa koyucu vakfın mülkiyetinin el değiştirmesini taviz
bedeli ödenmesine bağlamakla, vakıf taşınmazına özel bir nitelik vermiştir. Bu
açıdan vakıf taşınmazın mülkiyetini kendine özgü (sui jeneris) bir mülkiyet
olarak tanımlamak yanlış olmayacaktır.
Kanun koyucu taviz
bedelinin belirlenmesini de 27.maddede hükme bağlamış ve bu madde 4.4.1995
tarihli 4103 sayılı, 26.6.2001 tarih 4690 sayılı yasalarla değiştirilmek
suretiyle bedel tespit koşullarını saptamıştır.
Sonuç olarak burada taviz bedelinin kamusal nitelik"
olduğunu ve bir gayrımenkul
mükellefiyeti sayıldığını söyleyebiliriz.
IV- 3402 Sayılı
Kanunun 12/3. Maddesinin Kamu Malları Açısından
Değerlendirilmesi:
3402 sayılı Kanunun 12. maddesinin 3. fıkrası "Bu tutanaklarda
belirtilen haklara, sınırlandırma ve tespitlere ait tutanakların kesinleştiği
tarihten itibaren on yıl geçtikten sonra, kadastrodan önceki sebeplere dayanarak
itiraz olunamaz ve dava açılamaz" hükmüne amirdir.
a) Bu hükmün kamu malları açısından değerlendirilmesine
gelince;
Kamu malı olarak sınırlandırılmış bir taşınmazın özel kişi veya
kişilerce kamu malı olmadığı ileri sürülerek adlarına tescilini istediklerinde,
tutanağın kesinleşmesinden itibaren on yıl geçmiş ise dava, 3402 sayılı Yasanın
12/3. maddesi uyarınca hak düşürücü süre açısından
reddedilecektir. Bu tartışmasız bir
gerçektir.
Buna karşın özel mülk olarak tespit görüp tapuya bağlanan bir
taşınmazın, kamu malı olduğu savıyla tapusunun iptali istenildiğinde bu hükmün
uygulanıp uygulanmayacağı başlangıçta bir duraksamaya yol açmış ise de, Yargıtay
burada 3402 sayılı Yasanın 12/3. maddesinin uygulanamayacağını kabul etmiştir.
Nitekim Hukuk Genel Kurulumuz 21.2.1990 tarih ve 1989/1-700,1990/101 sayılı
kararında "...Hukuk Genel Kurulunun 23.11.1988 gün ve 1988/1-825 E. 1988/964
Karar ve 18.10.1989 gün ve 1991/1-419, 1999/528 Karar sayılı ilamlarında da açıkça
vurgulandığı üzere, 3402 sayılı Kadastro Kanunu ile 766 sayılı Tapulama
Kanununun 31/2. maddesi karşılığı getirilen 12. maddesinin kamu mallarını
düzenleyen 3402 sayılı Yasanın 16. maddesiyle birlikte değerlendirilmesi gerekir.
Medeni Kanunun 641. maddesi kapsamı içerisinde kalan ve 3402 sayılı Yasanın 16.
maddesinin (c) bendinde belirtilen taşınmazlar Devletin hüküm ve tasarrufunda
olup, özel mülkiyete tabi olmadıklarından kural olarak tapuya tescil edilemezler.
Tescile tabi olmayan bu tür bir taşınmazın her nasılsa tapuya tescil edilip
hakkında sicil oluşturulması bu yerin özde tescile tabi bulunmayan yerlerden
olduğuna ilişkin hukuksal niteliğini değiştiremez. O itibarla, Hazinenin
bu tür bir
taşınmaz malın tapuya kaydedilmiş olduğu iddiasıyla açacağı iptal davası on
yıllık hak düşürücü süreye tabi değildir" demek suretiyle bu hususu açık ve
kesin bir şekilde sonuçlandırmıştır.
b) Bu hükmü vakıf malları açısından değerlendirmek
istediğimizde;
Bize göre, taviz bedelinin gayrimenkul mükellefiyeti sayılması ve
vakıf malların kendine özgü bir kamusal mülkiyet türü olarak nitelenmesi
karşısında, tesisinde bulunun ancak kadastro tesbitinde tapuya yazılmayan vakıf
şerhinin tekrar yazımının istenilmesi durumunda 3402 sayılı Kanunun
12/3.maddesinin uygulanmasına olanak yoktur.
Bir başka deyişle, taviz bedeli ödenmedikçe temliki tasarruf
yapılamayacağına ilişkin takyit bir gayrimenkul mükellefiyetidir. Vakıflar
Kanunun 29. maddesinin getirdiği kanuni ipotek hakkı gayrimenkulü takip
edeceğinden, vakıf şerhi artık bir yasal takyittir ve bu niteliği itibariyle
3402 sayılı Kadastro Kanunun 12/3.maddesi bu davalarda uygulanamaz.
Genel Kuruldaki görüşmeler sırasında, 3402 sayılı Kanunun 12/3.
maddesinin kamu mallarına uygulanması nedeni olarak, bu malların tescile tabi
olmaması gösterilmiş ve hakkında sicil oluşturulan vakıf taşınmazları için ise
Kadastro Kanunun 12/3. maddesinin uygulanması gerekeceği öne sürülmüş ise
de;
Yukarıda da değinildiği üzere bir kamu malının bir gerçek kişi
adına sicile geçirilmesi halinde, aleyhine açılacak davada on yıllık hak
düşürücü sürenin uygulanamayacağı, Hukuk Genel Kurulunca kabul edildiğine göre,
vakıf malları hakkında yukarıda değinilen görüşün dayanaksız kaldığı
ortadadır.
Bir başka anlatımla, Kadastro Kanunun 16.maddesi anlamındaki bir
kamu malının bir gerçek kişi adına tapuya yazılması halinde Kadastro Kanunun
12/3 maddesinin uygulanamayacağı kabul edildiğine göre, bir vakıf malı hakkında
da kamusal niteliği dikkate alınarak anılan Kanunun 12/3. maddesinin
uygulanamayacağını kabul etmek yanlış olmaz.
Nitekim Hukuk Genel Kurulumuz 26.6.2002 gün ve 2002/14-517 E,
2002/554 sayılı kararında 14.Hukuk Dairesinin benzer bozmasını benimseyerek
yerel mahkeme kararını bozmuştur.
Sonuç olarak;
Vakıf malların kendine özgü bir mülkiyet türü olarak
değerlendirilmesi gerektiği,
Bir gayrımenkul mükellefiyeti, yeni Türk Medeni Kanunun deyimiyle
taşınmaz yükü olması,
Kamu malları hakkında Kadastro Kanunun 12/3. maddesinin
uygulanmasının öngörülmüş bulunması karşısında, bu tür mallar için Kadastro
Kanunun 12/3. maddesinin uygulanması gerektiğine ilişkin çoğunluk görüşüne
katılamıyoruz.
|
Mehmet Handan SURLU |
M. Salim ÖZER |
|
14.Hukuk Dairesi Başkanı |
14.Hukuk Dairesi Üyesi |
|
(İmza) |
(İmza) |
|
|
|
|
Ümran SAYIŞ |
Burhan ÜSTÜN |
|
14.Hukuk Dairesi Üyesi |
14.Hukuk Dairesi Üyesi |
|
(İmza) |
(İmza) |
|