Vergilendirmenin Temel İlkeleri*
Yavuz AKBULAK
SPK Başuzmanı
[email protected]
Giriş: ‘Vergilendirme’ Kavramı ve Tarihi Kökleri
Vergilendirme, uygarlığın üzerine kurulduğu temel direklerden birini oluşturan, kadim ve her yerde mevcut bir kavramdır. Stephen Mills, 1925 tarihli “Avustralya’da Vergilendirme” başlıklı eserinde, tarihin kesinliklerinden birinin “vergilendirme olmadan hiçbir yapısal toplumun ortaya çıkmadığı” olduğunu belirtmiştir.
Vergilendirme, toplumda kritik bir rol oynar ve içindeki herkesin yaşamını etkileme kapasitesine sahiptir. Benjamin Franklin’in bir zamanlar söylediği gibi: “Bu dünyada ölüm ve vergilerden başka hiçbir şey kesin değildir.”
Vergi kavramı, Oxford İngilizce Sözlüğünde, “Devleti desteklemek için bireyler, mülk/eşya, gelir, mal, işlem vb. üzerinden alınan zorunlu bir katkı” şeklinde tanımlanmaktadır. Eski bir yargı kararında [R v Barger (1908) 6 CLR 41] ise “Vergilendirmenin temel anlamı, bireylerden alınan katkılar yoluyla devlet amaçları için para toplamaktır.”[1]
Vergi, devletlerin gelir elde etmesinin başlıca yoludur. Vergilendirme olmadan, devletler faaliyetlerini finanse edemez veya topluma sağladıkları birçok kamu malı ve hizmetini sunamaz. Devletlerin gelir elde edebileceği diğer yollar da şunlardır:
- Hizmet sunma veya lisans verme karşılığında ücret almak,
- Yasa ihlalleri için para cezası uygulamak ve
- Kendi varlıklarından ve yatırımlarından getiri elde etmek.
Vergiler, belirli bir hizmetin alınması, özel hak veya ayrıcalıkların verilmesi veya ödeyen tarafından herhangi bir yasanın ihlaliyle özel olarak bağlantılı olmayan ve genel olarak topluma uygulanan özel bir cebir türüdür ve harç ve cezalardan farklıdır. Vergi mükellefleri, kanunen vergi ödemekle yükümlüdür ve karşılığında doğrudan herhangi bir fayda görmeseler bile bunu yapmak zorundadır.
Verginin temel özelliklerinden biri, vergi ödemesi ile vergi mükellefine sunulan mal ve hizmet arasında açık ve doğrudan bir bağlantının ya da illiyet bağının olmamasıdır. Devletin vergilerden elde ettiği fonlar, toplumun tamamına mal veya hizmet sağlamak için kullanılabilir ve bu da vergi mükellefine fayda sağlayabilir; ancak ödeme tutarı ile vergi mükellefine sağlanan fayda arasında doğrudan bir ilişki yoksa ödeme yine de vergi olarak kabul edilecektir[2].
Vergilendirme, tarihe derinden kök salmıştır. Vergilendirmeye dair kayıtlar, en eski uygarlıkların zamanlarına kadar uzanmaktadır. Vergilendirmeye dair kanıtlar, günümüzde Irak’ta bulunan Lagash şehrinden kalma eski bir Sümer tabletinde yer alan şu yazıtta bulunabilir: “Bir lordunuz, bir kralınız olabilir, ama korkulacak kişi vergi tahsildarıdır.” Vergilendirme, eski Mısırlılar ve Yunanlılar döneminde de önemli bir yer tutmuştur. Firavunların kâtipleri yemeklik yağdan vergi toplarken, Atinalılar kölelerden ve yabancılardan vergi almışlardır. Roma İmparatorluğu döneminde gümrük vergileri, arazi vergileri, tarım vergileri ve satış vergileri önemli bir yer tutmuştur. Ortaçağ İngiltere’sinde, krallar ve toprak sahipleri tarafından feodal mülk ve miras vergileri alınmıştır. Ünlü Kıyamet Kitabı [(Domesday Book) 1086 yılında William tarafından yaptırılmıştır], İngiltere’de vergi değerlendirmesi amacıyla yapılan ilk kayıtlı mülk sayımıdır. Yıllar içinde, şeker ve tuz gibi en temel tüketim malları dâhil olmak üzere, hemen hemen her tür ürün bir şekilde vergilendirilmiştir.
Neredeyse her şeye vergi konulabileceği gerçeği, 1696 ile 1851 yılları arasında uygulanan İngiliz pencere vergisiyle çarpıcı bir şekilde gösterilmektedir. Vergi, mülk sahiplerine uygulanmış ve konutlardaki pencere sayısına göre değişen oranlarda ödenmiştir. Amaç, daha büyük ve daha fazla pencereye sahip evlerde yaşama olasılığı daha yüksek olan zenginleri vergilendirmekti. Ancak eleştirmenler bunu alaycı bir şekilde gün ışığı vergisi olarak görmüş ve bazı mülk sahipleri vergiden kaçınmak için pencerelerini tuğlayla örmüşlerdir.
Vergiyle ilgili büyük arkeolojik keşiflerin bile yapılmış olması oldukça ilgi çekicidir. En dikkat çekici örnek, Napolyon’un emrinde görev yapan bir Fransız askeri tarafından Nil yakınlarında keşfedilen ünlü Rosetta Taşı’dır. Rosetta Taşı, Mısır hiyeroglifleri, demotik yazı ve eski Yunanca yazıtlar içermekte ve 1800’lerin başından beri British Museum’da sergilenmektedir. Yazıtlar, hiyerogliflerin deşifre edilmesinin anahtarı olmuş ve nihayetinde modern dünyaya eski Mısır’ın birçok gizli sırrını ortaya çıkarmıştır. Bununla birlikte, daha az bilinen bir gerçek ise, Rosetta Taşı’nın Kral V. Ptolemy tarafından rahiplere verilen vergi muafiyetini kaydeden bir kararname içermesidir. Bu durum, Stanford Üniversitesi nezdindeki Hoover Enstitüsü’nden Alvin Rabushka’yı şu espriyi yapmaya yöneltmiştir: “Elbette bu yüzden taşa kazınmış, papirüse yazılmamıştır.”[3]
Vergilendirmenin Temel İlkeleri
Vergilendirme yüzyıllardır var olsa da, vergilendirmenin temel ilkeleri ilk olarak Adam Smith’in ünlü “Ulusların Zenginliği” (The Wealth of Nations) başlıklı kitabında ortaya konmuştur. Bu vergilendirme ilkeleri, iyi bir vergilendirme sisteminin üzerine kurulması gereken birçok kural ve ilkeyi tanımlamaktadır. Söz konusu vergilendirme ilkeleri çok uzun zaman önce ortaya konmuş olsa da, hâlâ vergilendirme ilkeleri üzerine yapılan tartışmaların temeli olarak kullanılmaktadır.
Adam Smith, yaygın olarak Vergilendirmenin Temel İlkeleri (main canons of taxation) olarak da adlandırılan 4 vergilendirme ilkesi ortaya koymuştur: (1) Eşitlik, (2) Kesinlik, (3) Kolaylık ve (4) Ekonomiklik (equality, certainty, convenience, and economy)[4].
Buna göre;
I. Her devletin vatandaşları, devletin desteğine, mümkün olduğunca, kendi (mali) güçleriyle orantılı olarak; yani devletin koruması altında elde ettikleri gelirle orantılı olarak katkıda bulunmalıdır (…).
II. Her bireyin ödemekle yükümlü olduğu vergi kesin olmalı, keyfi olmamalıdır. Ödeme zamanı, ödeme şekli, ödenecek miktar, katkıda bulunan kişi ve diğer herkes için açık ve net olmalıdır (…).
III. Her vergi, katkıda bulunan kişi için ödemenin en uygun olacağı zaman veya şekilde tahsil edilmelidir (…).
IV. Her vergi, devletin kamu hazinesine getirdiğinden daha az miktarda parayı halkın cebinden çıkaracak ve cebinden uzak tutacak şekilde düzenlenmelidir (…).
i) Eşitlik (ya da Vergi Yükünün Adil Dağıtılması) İlkesi[5]
Hukuk veya vergi ile ilgili metinleri okurken sıklıkla “vergi eşitliği/adaleti/hakkaniyeti”[6] ifadesiyle karşılaşırız. Karmaşık vergi kararlarını ve mahkeme kararlarını okudukça, vergi eşitliğinin idealini ve tanımını anlamaya başlarız ve belki de anlamını bir ölçüde kavrayabiliriz. Peki, vergi eşitliği tam olarak nedir? Vergilerin ve/veya vergilendirmenin “adil” olması mümkün müdür?
Hem hukukçuları hem de muhasebecileri ilk karşılaştığımızda şaşırtan bir kavram olan vergi eşitliği ilkesini anlamak için, öncelikle eşitlik hukuku ilkelerine bakmalı ve eşitliği tanımlamalıyız. Bundan sonra, eşitlik bir ilke olarak anlaşıldıktan sonra, vergilendirmeye uygulandığında eşitliğin nasıl tanımlandığını görmeye başlayabiliriz. Bu yeterince basit görünse de, kolay bir iş değildir.
Bu ilke, adalet ilkesini temsil eden ve 1776 yılında Adam Smith’in “ödeme gücü/kapasitesi” olarak adlandırdığı katkıda bulunma kapasitesi ilkesiyle ulaşılan bir ilkedir. Buradaki eşitlik kelimesi, herkesin tam olarak aynı miktarda vergi ödemesi anlamına gelmez. Eşitlik burada gerçekten, zenginlerin daha fazla, fakirlerin ise daha az vergi ödemesi anlamına gelir. Çünkü vergi miktarı, vergi mükellefinin gücüyle orantılı olmalıdır. Bu, ülkede sosyal eşitliği sağlamanın temel kavramlarından biridir.
Eşitlik ilkesi, vergi ödeme söz konusu olduğunda, eşitlik biçiminde adalet olması gerektiğini belirtir. Bu sadece sosyal adaleti sağlamakla kalmaz, aynı zamanda bir ekonomide servetin eşit dağılımına ulaşmanın da başlıca yollarından biridir.
Vergilendirme alanında, hakkaniyet ilkeleri hukuk meselesinden ziyade sosyal ve ekonomik hakkaniyet meselesi olarak uygulanır. Burada, adalet ve eşitlik ilkeleri, devlet için bütünlük meselesi olarak çok daha önemli hale gelir; çünkü “hakkaniyet” ilkesi, eşit ve dağıtımcı bir adalet biçimine uygulanır ve devletin amacı her vergi mükellefinin kendi “adil payını” ödemesidir. Peki, “adil pay” nedir ve nasıl belirlenir? Bu soruyu cevaplamak için, vergilendirmenin genel amaçlarına bakmak gerekir. Vergi eşitliği, toplumun tüm üretken üyelerinin toplumun korunmasına katkıda bulunması ve dolayısıyla tüm üyelerinin vergilendirme yoluyla adil paylarını ödemesi gerektiği idealine dayanmaktadır.
Devletler için vergilendirme, sadece gelir veya fon toplama aracı olmaktan çok daha fazlasıdır. Devletler, büyük ölçüde vergilendirme yoluyla çeşitli ekonomik ve sosyal hedeflere ulaşmaya çalışır. Bu hedefler, yerel hedeflerden uluslararası sosyal, siyasi ve ekonomik hedeflere kadar toplumun tüm yelpazesini kapsar. Dolayısıyla, vergilendirme, bir ülkenin genel makroekonomik mimarisinde çok daha büyük bir tasarımın karmaşık ancak incelikli bir bileşeni haline gelir. Bu hedefler arasında zenginlerden fakirlere servet aktarımı [bu, (gelir) dağıtım/dağılım eşitliği veya adaleti olarak bilinir], fiyat istikrarının korunması, ekonomik büyümenin teşvik edilmesi, verimli döviz ve ticaret dengesi, ulusal güvenlik hedefleri ve (tam) istihdamın canlandırılması yer alır.
Hemen hemen her yerdeki yasama organları, yukarıdaki hedeflere ulaşmak için, hâlihazırda var olabilecek istenmeyen ekonomik ve sosyal koşulları ortadan kaldırmayı ve/veya hafifletmeyi ve bir ülkenin karmaşık ekonomik ortamına denge veya en azından bir denge duygusu getirmeyi amaçlayan vergi kuralları çıkarır. Ayrıca, çeşitli ekonomik olarak avantajlı faaliyetleri teşvik edebilecek veya teşvik sağlayabilecek vergi kuralları da çıkarır. Ancak yıllar içinde vergi eşitliği kavramı iki baskın standart tarafından şekillendirilmiştir: fayda ilkesi ve ödeme gücü ilkesi (benefit principle and the ability-to-pay principle).
Burada ele alacağımız amaç açısından daha az önem taşısa da, fayda ilkesi de ekonomik dağıtımın adil ölçütlerine dayanmaktadır. Bu ilke, tüm vergi yüklerinin devletten elde edilen faydalarla aynı oranda dağıtılması kuralına dayanmaktadır. Fayda ilkesine göre, vergiler özel işlemlerdeki fiyatlara benzer bir işlev görür; yani, devletin hangi faaliyetleri üstleneceğini ve kimin ödeyeceğini belirlemeye yardımcı olurlar. Bu ilke uygulanabilirse, kamu sektörü marifetiyle kaynak tahsisi doğrudan tüketici isteklerine yanıt verecektir. Aslında, çoğu kamu hizmeti için fayda ilkesini uygulamak zordur çünkü vatandaşlar genellikle bir kamu hizmeti için (örneğin bir polis departmanı) ödeme yapma eğiliminde değildir, ancak hizmetin faydalarından muaf tutulabilirlerse ödeme yapabilirler. Fayda ilkesi, motorlu yakıtlar ve yol kullanım ücretleri (geçiş ücretleri) üzerinden alınan vergiler vasıtasıyla yolların ve otoyolların finansmanında en başarılı şekilde kullanılmaktadır. Sosyal güvenliği finanse etmek için kullanılan maaş/ücret vergileri de fayda ve “katkı” (parafiskal yükümlülük) arasında bir bağlantıyı yansıtabilir, ancak bu bağlantı genellikle zayıftır, çünkü bu katkılar bireysel katkıda bulunanlar için tutulan hesaplara gitmez.
Günümüzde dünyanın dört bir yanındaki vergi otoritelerinin büyük çoğunluğu tarafından en çok uygulanan adalet veya eşitlik standardı, ödeme gücü ilkesidir. Bu (saf kapitalist) vergilendirmenin temel aksiyomu, modern ekonomi teorisinin babası Adam Smith’in tüm zamanların ekonomi klasiği olan Ulusların Zenginliği kitabında ilk kez ortaya koyduğu 1776 yılından beri vergilendirmenin başlıca ölçütü olmuştur. Bu ilke, “(…) en yüksek vergilerin en yüksek ödeme gücüne sahip olanlardan alınması gerektiği” basit fikrine dayanmaktadır. Kapitalist kökeninin yanı sıra, faydacı düşünürler tarafından da benimsenmiş ve Jeremy Bentham ve John Stuart Mill gibi sosyal reformcular tarafından daha da geliştirilmiştir. Bu vergi eşitliği kavramı, büyük ölçüde bireysel vergi mükellefinin ekonomik başarısına dayanır, çünkü ödeme gücünü, sonuçta ortaya çıkan vergi yükümlülüğüyle ilişkilendirir.
Ödeme gücü ilkesi, toplam vergi yükünün, ilgili tüm kişisel özellikler dikkate alınarak, bireylerin bunu taşıma/katlanma kapasitelerine göre dağıtılmasını gerektirir. Bu açıdan en uygun vergiler şahsi vergilerdir (gelir, net servet, tüketim ve miras vergileri). Tarihsel olarak, gelirin ödeme gücünün en iyi göstergesi olduğu konusunda genel bir görüş birliği vardı. Bununla birlikte, 17. yüzyıl İngiliz filozofları John Locke ve Thomas Hobbes ile günümüzdeki birçok vergi uzmanı dâhil olmak üzere bu görüşe karşı çıkan önemli kişiler olmuştur. İlk karşı çıkanlar, eşitliğin kazanılan (yani gelir) yerine harcanan (yani tüketim) ile ölçülmesi gerektiğine inanıyorlardı; tüketime dayalı vergilendirmenin modern savunucuları, tüketime dayalı vergilerin tasarruf meyline karşı tarafsızlığını (gelir vergileri tasarrufa karşı ayrımcılık yapar), tüketime dayalı vergilerin basitliğini ve bir bireyin yaşam boyu ödeme gücünün ölçüsü olarak tüketimin üstünlüğünü vurgulamaktadır. Bazı teorisyenler, varlıkların (örneğin bir sanat koleksiyonu gibi) somut bir gelir üretmeseler bile, bir dereceye kadar tatmin (güç) ve vergi ödeme kapasitesi anlamına geldiği için zenginliğin ödeme gücünün iyi bir ölçüsü olduğuna inanmaktadır.
Katma değer vergisi, özel tüketim vergisi, satış vergisi veya ciro vergisi gibi dolaylı vergiler, ödeme gücü kriterine uyarlanabilir, ancak bu yalnızca sınırlı ölçüde örneğin, gıda gibi temel ihtiyaçların istisna tutulması veya vergi oranlarının “acil ihtiyaç” esasına göre farklılaştırılması yoluyla, mümkündür. Bu tür politikalar genellikle çok etkili değildir; dahası, tüketici satın alma alışkanlıklarını bozar ve karmaşıklıkları nedeniyle uygulanmaları genellikle zordur.
Ödeme gücü ilkesinin ölçülebilir iki kapsamı vardır: a) yatay eşitlik ve b) dikey eşitlik (horizontal equity and vertical equity). Bu ikisinden ikincisi kapitalist okulla daha uyumludur. Yani, dikey eşitlik, daha fazlasına sahip olanların daha fazlasını karşılayabileceğini ve dolayısıyla daha fazla ödemeleri gerektiğini icap ettirir. Öte yandan yatay eşitlik, faydacı ilkelerle daha uyumludur ve benzer konumdaki ekonomik olarak konumlanmış vergi mükelleflerinin eşit vergi ödemesi gerektiğini, dolayısıyla sosyal ve ekonomik çıkarların dengelenmesini savunur. Bu nedenle, vergi eşitliği ilkesinin, dikey veya yatay olsun, doğası gereği orantılı olduğu söylenebilir. Teorik olarak, vergi eşitliği kavramı hukuki niteliktedir, ancak pratikte vergilendirmedeki uygulaması tamamen ekonomiktir[7].
Uygulamada yatay eşitlik ilkesi, hem kasıtlı hem de kasıtsız olarak sıklıkla göz ardı edilir. Kasıtlı ihlaller genellikle sağlam ekonomik politikadan ziyade siyasi nedenlerle motive edilir (örneğin, çiftçilere, ev sahiplerine veya genel olarak orta sınıfa tanınan vergi avantajları; Devlet tahvillerine ilişkin faizlerin vergiden istisna tutulması). Vergi reformu tartışmaları genellikle “eşitlere eşit muamele” ilkesinden sapmaların haklı olup olmadığı üzerine odaklanmıştır.
ii) Verimlilik (ya da Ekonomik Verimlilik) İlkesi[8]
Vergi, kaynakları özel sektörden kamu sektörüne aktarır ve bu nedenle, vergi gelirlerinin finanse ettiği herhangi bir faydayı bir kenara bırakırsak, özel sektöre kaçınılmaz olarak gerçek bir kayıp yükler. Ancak neredeyse tüm vergiler bundan daha fazla zarara neden olur, çünkü genellikle bir alıcının bir şey için ödediği fiyat ile satıcının aldığı miktar arasında bir uçurum yaratır; bu da karşılıklı olarak (bazı) faydalı ticareti engelleyebilir. Örneğin, iş gücü gelirine vergi koymak, bir işverenin birini işe alma maliyetinin, çalışanın aldığı miktarı aşması anlamına gelir. Bir işçi (en az) 100 dolar ödeyen bir işi kabul etmeye istekli olabilir ve bir işveren de (en fazla) bu kadar ödemeye istekli olabilir, ancak ücrete vergi koymak bu ticaretin gerçekleşmesini engelleyecektir. Vergilendirmeden kaynaklanan bu refah kaybı, özel sektörden gerçek kaynakların doğrudan aktarılmasından kaynaklanan kaybın ötesinde, ölü ağırlık kaybı (veya aşırı yük) olarak bilinir ve ekonomistler vergi çarpıklıklarından bahsederken bunu kastederler. (Yukarıdaki örnekte, işçi işe alınmadığı için vergi ödenmez, ancak ölü ağırlık kaybı yine de pozitiftir.)
İşte etkin vergi tasarımı, büyüklüğü iki ana faktöre bağlı olan bu kayıpları en aza indirmeyi amaçlar. Bunlardan birincisi, vergi tabanı vergilendirmeye ne kadar duyarlıysa kayıp o kadar büyük olur. Örneğin, bir işçinin emeğine olan talebin tamamen esnek olmadığını, yani bir işverenin işçinin hizmetleri için herhangi bir fiyat ödemeye razı olduğunu varsayalım. O zaman, yukarıdaki örnekte olduğu gibi yüzde 20’lik bir vergi oranıyla, çalışan 100 dolar alırken, işverenin maliyeti 120 dolar olur. Çalışan işe alınır ve herhangi bir bozulma olmaz. Ancak piyasanın bir tarafının vergilendirilen işleme alternatifi olduğunda, bozulma ortaya çıkar ve bu alternatifi kullanmak ne kadar kolay olursa, bozulma o kadar büyük olur. Ve bu (birkaç varsayım daha göz önünde bulundurulduğunda) vergiye bağlı olarak etkilenen kararlar (işe alma gibi) veya vergi kaçırma veya vergiye karşı koyma kararları olsun, geçerlidir. İkincisi ise, kayıp vergi oranıyla orantılı olarak daha fazla artar. Zaten büyük bir bozulma mevcut olduğunda, daha yüksek bir vergi oranı belirleyerek bozulmayı artırmak daha zararlıdır.
Etkin vergi politikası için iki reçete şöyledir: Talep veya arzı esnek olmayan mallara daha yüksek oranda vergi uygulamak ve oranları düşük tutmak için mümkün olduğunca çok şeye vergi uygulamak. Bu ilkelerin her ikisi de açıklama gerektirir; çünkü bazı durumlarda bu genel kurallara uymak olumsuz sonuçlar doğurabilir. Örneğin, talebi esnek olmayan bir mala vergi uygulamak, o malın talep edilen miktarı üzerinde çok az etkiye sahip olacaktır, ancak diğer mallara harcanacak daha az para bırakacak ve bu da diğer piyasalarda büyük değişikliklere yol açabilir.
Mümkün olan en geniş vergi tabanını arama, kamu maliyesindeki en güçlü ilkelerden biriyle dengelenmeli, işletmeler arası işlemler vergilendirilmemelidir. Çünkü vergiler, ara girdiler için alım ve satım fiyatları arasında bir uçurum yaratır ve bu da firmaların vergi olmaması durumunda seçeceklerinden farklı girdiler seçmelerine yol açabilir. Sonuç olarak, firmalar üretebileceklerinden daha az üretim yapar. Bu nedenle, ara işlemleri de kapsayarak vergi tabanını genişletmek verimlilik açısından çok kötü sonuçlar doğurabilir. Örneğin, işletmeler arası satışlar dâhil olmak üzere tüm işlemlere uygulanan bir ciro vergisi, nihai tüketim vergisine (katma değer vergisi gibi) göre çok daha geniş bir tabana sahip olur ve aynı geliri çok daha düşük bir oranda elde edebilir. Ancak aynı zamanda çok daha fazla çarpıtıcı olur.
Dışsal etkilerden kaynaklanan bir diğer nitelendirme grubu ise, temel kararlarda yer almayanlar üzerindeki (iyi veya kötü) etkilerdir. İklim değişikliği gibi çevresel zararlar bunun en önemli örneğidir. Burada düzeltici bir vergi gerekebilir. Ekonomist Arthur Cecil Pigou’nun önerisiyle ortaya çıkan ve Pigou vergisi olarak da adlandırılan bu düzeltici vergi[9] (corrective tax), gerekirse işletmelerin eylemleri dâhil olmak üzere, davranışları istenen yönde değiştirmeyi amaçlar; elbette elde edilen geliri de elverişli bir amaç için kullanır.
“Verimlilik” kavramı, esasen vergi sisteminin ekonomik aktiviteyi nasıl bozduğunu ifade eder. Çoğu vergi, ekonomik verimlilik kaybına neden olur. Örneğin, bir vergi, insanların çalışma veya yatırım yapma teşviklerini azaltabilir veya tüketim alışkanlıklarını değiştirmelerine yol açabilir. Vergi sisteminin verimli olması için, bozulmaları mümkün olduğunca azaltmayı hedeflemelidir.
Örneğin, farklı yakıt türleri farklı oranlarda vergilendirilirse, sürücüler, ihtiyaçlarına daha az uygun olsa bile, daha düşük vergili yakıt kullanan araçları satın almayı veya araçlarını farklı bir yakıta dönüştürmek için para ödemeyi tercih edebilir.
Vergi sisteminin verimliliği, kapsamı ve oranlarıyla yakından bağlantılıdır. Sadece birkaç ürüne yüksek vergi oranı uygulayan bir sistem, daha geniş bir ürün yelpazesine daha düşük ve eşit vergi oranları uygulayan bir sistemden daha az verimlidir. Vergi politikası tasarımında yaygın bir ilke, “tabanı genişletmek ve oranları düşürmek”tir.
Vergilendirmede verimlilik için bir diğer önemli faktör, insanların vergi ödemekten kaçınmak için davranışlarını ne ölçüde değiştirebildikleridir. Yüksek vergilere tabi bir işletme, diğer maliyetler daha yüksek olsa da, daha düşük vergi oranına sahip bir ülkeye taşınabilir. Seyahat süresini ve maliyetlerini azaltmak için ev değiştirmek isteyen kişiler, taşınma vergisi [damga vergisi (tax on moving/stamp duty)] çok yüksek olduğu için bunu yapmamayı tercih edebilir.
Sonuç olarak, vergilendirmede verimlilik, bir bireyin veya işletmenin kanunen ödenmesi gereken en az vergiyi ödemesi durumudur. Bir finansal karar, aynı amaca ulaşan alternatif bir finansal yapıya göre daha düşük vergi sonucu doğuruyorsa, vergi açısından verimli olarak kabul edilir.
Aşırı yük (veya verimsizlik kaybı), ancak belirli bir karşılaştırma veya kavramsal deney bağlamında iyi tanımlanabilir. Eğer kişi sadece belirli bir vergi politikasının “aşırı yükünü” arıyorsa, birçok eşit derecede makul cevap vardır; bu nedenle benzersiz bir anlam elde etmek için daha özellikli olmak gerekir. Örneğin, perakende satışlara uygulanan yüzde 10’luk verginin aşırı yükü, yalnızca vergi sisteminin başlangıç koşullarına değil, aynı zamanda değişimin yönüne de bağlıdır; yani, vergi sisteminin başlangıç koşullarına bağlı olarak değişen bir yük söz konusudur.
Vergiler (götürü vergiler[10] hariç) davranışları bozar, ancak toplum çeşitli sosyal hedeflere ulaşmak için gelir toplamaya ihtiyaç duyar. Optimal vergilendirme literatürü, vergi araçlarına ve devlete sunulan bilgilere ilişkin çeşitli kısıtlamalara tabi olarak ve nüfus heterojenliği ve özel piyasaların işleyişi hakkındaki farklı varsayımlar altında, vergi yükünü en aza indiren vergi sistemlerini belirler.
Temsili bir birey üzerindeki vergileri analiz ederken, devletin neden götürü vergi sistemini kullanamayabileceği sorusunu göz ardı etmek uygundu. Nüfus heterojenliği artık analizin açık bir yönü olduğundan, bu soruyu yeniden ele almak yerinde olacaktır. Uygulamada, devletler vergi araçları arasında tek tip götürü vergi sistemini de kullanmaktadır. Nitekim götürü vergi sisteminin kullanımı, en temel artan oranlı gelir vergisi olan doğrusal gelir vergisinin uygulanmasına olanak tanır.
Gerçekte, elbette, gelir elde etmenin en önemli nedenlerinden biri kamu harcamalarını finanse etmektir ve bunun sonuçları nasıl etkilediğini dikkate almak önemlidir. Buna karşılık, çarpıtıcı vergilendirmenin kullanımının, Paul Samuelson’un (1954) kamu mallarının sağlanmasına ilişkin optimallik koşullarını nasıl etkilediğini sormak da ilginçtir. Bazı ekonomik durumlar eksik rekabetle karakterize edildiğinden, piyasa rekabetinin farklı derecelerinin optimal vergi tasarımı üzerindeki etkilerini değerlendirmek faydalıdır. Eksik rekabetin optimal vergilendirme üzerindeki etkilerini özetlemenin zorluklarından biri, eksik rekabetçi piyasa yapılarının çokluğundan kaynaklanmaktadır. Fisher ve Fisher (1942), Kaldor (1955) ve diğerlerinin “tüketim vergisi” (consumption tax) savunuculuğunun yarattığı ilgi nedeniyle, özellikle bir zamanlar arası konu geniş bir ilgi görmüştür: sermaye gelirine uygulanan optimal vergi oranı (optimal tax rate on capital income).
iii) Vergi Yönetimi ve Vergiye Uyum Kolaylığı İlkesi[11]
Vergilendirmenin genel ilkelerini tartışırken, vergilerin hesap verebilir bir otorite tarafından yönetilmesi gerektiği gerçeğini gözden kaçırmamak gerekir. Vergi yasalarının etkin bir şekilde uygulanması için dört genel şart vardır: açıklık, istikrar (veya süreklilik), maliyet etkinliği ve kolaylık. İdari hususlar, özellikle okuma yazma bilmemenin, ticari pazarların olmamasının, muhasebe kayıtlarının bulunmamasının ve yetersiz idari kaynakların hem uyumu hem de yönetimi engelleyebileceği gelişmekte olan ülkelerde önemlidir. Bu gibi durumlarda, adalet adına uygulanamaz ince ayarlar yapmaktansa, kabaca adalet sağlanması tercih edilebilir.
Öncelikle vergi yasaları ve düzenlemeleri vergi mükellefi için anlaşılabilir (yani açık) olmalı; vergi politikasının diğer hedefleri göz önünde bulundurulduğunda mümkün olduğunca basit, açık ve hem vergi mükellefi hem de vergi idarecisi için kesin olmalıdır. Kesinlik ilkesine (principle of certainty) bugün Adam Smith zamanına göre daha iyi uyulmakta ve keyfi vergi uygulaması azaltılmış olsa da, her ülkenin kamuoyu tarafından genel olarak anlaşılmaktan çok uzak vergi yasaları mevcuttur. Bu durum sadece önemli miktarda hataya yol açmakla kalmaz, aynı zamanda dürüstlüğü ve hukuka saygıyı da zayıflatır ve eğitimli ve varlıklı kesimin yararlanabildiği çeşitli yasal vergi tasarrufu fırsatlarından yararlanamayan cahil ve yoksul kesime karşı ayrımcılık yapma eğilimindedir. Bazen, eşitliği sağlamaya yönelik girişimler karmaşıklık yaratmış ve reform amaçlarını boşa çıkarmıştır.
İstikrarlılık gereğince, vergi yasalarında nadiren değişiklik yapılmalı ve değişiklikler yapıldığında, adil ve düzenli bir geçiş için yeterli hükümler içeren genel ve sistematik bir vergi reformu bağlamında gerçekleştirilmelidir. Vergi yasalarında sık sık yapılan değişiklikler, uyumun azalmasına veya vergi mevzuatında muhtemel gelecekteki değişiklikleri telafi etme girişimlerine yol açabilir; örneğin, alkollü içecekler üzerindeki tarife artışından önce içki stoklanması gibi.
Vergilerin değerlendirilmesi, toplanması ve kontrolüne ilişkin maliyetler, vergilendirmenin diğer amaçlarıyla tutarlı olacak şekilde en düşük seviyede tutulmalıdır (maliyet etkinliği). Bu ilke, gelişmiş ülkelerde ikincil öneme sahipken, uyum ve yönetim için gerekli kaynakların kıt olduğu gelişmekte olan ülkelerde ve sosyalizmden geçiş sürecindeki ülkelerde durum farklıdır. Açıkça görüldüğü üzere, maliyet kaygıları uğruna eşitlik ve ekonomik rasyonellik feda edilmemelidir. En aza indirilmesi gereken maliyetler sadece kamu giderlerini değil, aynı zamanda vergi mükellefinin ve vergi tahsilatı yoluyla devlet adına vergi toplayan işverenler gibi özel mali aracıların (mutavassıt/mültezim) giderlerini de içerir.
Vergi ödemesi, daha üst düzey vergi ilkelerinin sınırlamalarına tabi olmak kaydıyla, vergi mükelleflerine mümkün olduğunca az rahatsızlık vermelidir (kolaylık sağlama). Devletler genellikle büyük vergi yükümlülüklerinin taksitler halinde ödenmesine izin verir ve beyannamelerin tamamlanması için cömert süreler belirler.
iv) Tutarlılık İlkesi[12]
Bir ilke, genel bir alanda amaçlanan bir sonuç hakkındaki bir ifadedir. Bazı yorumcular, bir ilkeyi genellikle yazılı hukuku oluşturan kurallardan ayıran nitelik olarak özgüllük derecesine odaklanmıştır. Ancak bir ilke sadece daha az özgül bir kural değildir; genel alanı içinde amaçlanan tüm sonuçların özü hakkında bir ifadedir. Bir ilke işe yaradığında, yakaladığı öz, okuyuculara soyut entelektüel düzeyin ötesinde bir düzeyde hitap ettiği için işe yarar; okuyucular için bir anlam ifade eder çünkü gerçek dünya anlayışlarıyla ilişkilidir.
İşte tutarlı ilkeler yaklaşımı da, bu ilkelerle ifade edilen bir hukuk üretmeyi amaçlar. Bu bağlamda bir ilke;
- İşlevsel bir yasama kuralıdır,
- Sonucu elde eden mekanizmayı değil sonucu belirler ve
- Her olası durum için sonuçların bir listesini madde madde sıralamak yerine, sonucu mümkün olan en yüksek düzeyde ifade eder.
İlkeler ancak, faaliyet göstermeyi amaçladıkları alanı doğru bir şekilde tanımladıklarında ve bu alandaki amaçlanan sonuçların özünü şu şekilde yakaladıklarında düzgün bir şekilde birlikte çalışabilir (yani ancak tutarlı olabilir):
- Okuyucunun hukuku anlamasına ve düzenlemesine yardımcı olur ve
- Hukukun bağlamını anlayan biri için sezgisel veya açıktır.
Ayrıca, ilkelerin sade, teknik olmayan bir üslupla yazılması, yalnızca tanımlara veya diğer alt düzey kurallara atıfta bulunarak anlaşılabilecek ifadelerin kullanımından kaçınılması da yardımcı olur.
Buradan hareketle, iki işlemin ticari sonucu aynıysa, vergi sonucu da aynı olmalıdır; yani işlemlerin yapılandırılmasına ilişkin ticari kararlar vergi hususlarıyla çarpıtılmamalıdır; örneğin, tesisin finansal kiralaması, tesisin satın alınmasıyla aynı vergi sonrası kârı üretmelidir.
Vergi sisteminin tutarlılığı, belirli bir yargı yetki alanı içinde içsel olarak tutarlı bir vergi kuralları setinin korunmasının önemini vurgulayan bir hukuk ilkesidir. Bu kavram, özellikle Avrupa Birliği Üye Devletlerinin iç vergi sistemlerinin genel bütünlüğünü ve etkinliğini korumaya çalıştığı durumlarda, Avrupa Adalet Divanı tarafından önemli ölçüde tanınmış ve desteklenmiştir. İlke, Avrupa Adalet Divanı’nın bir Üye Devletin vergi mimarisini savunma hakkını, söz konusu önlemlerin tutarlı ve mantıklı bir mali hükümler düzenlemesiyle uyumlu olması koşuluyla kabul ettiği dönüm noktası niteliğindeki Bachmann (Dava C-204/90) kararında bağımsız bir gerekçe olarak ortaya çıkmıştır.
Daha geniş bir vergilendirme perspektifinden bakıldığında, vergi sisteminin tutarlılığı iki temel amacı dengelemeyi hedefler: bir devletin vergi koyma gücünü korumak ve ulusal sınırlar ötesinde ticaret ve ekonomik özgürlüklerin bozulmasını önlemek. Bir ülkenin vergi yasaları, yerleşik vergi mükellefleri ile yerleşik olmayan vergi mükellefleri arasında veya yerel işlemler ile sınır ötesi işlemler arasında farklı şekilde uygulandığında, bu durum örneğin Avrupa Birliği hukuku kapsamında yasal itirazlara yol açabilir. Bununla birlikte, belirli vergi uygulamasının tüm sistemin bütünlüğünü veya tutarlılığını koruduğu gösterilebildiğinde, yetkililer tutarlılığı ayrımcılık veya kısıtlayıcı uygulamalar iddialarına karşı geçerli bir savunma olarak kullanabilir.
Vergi sisteminin tutarlılığının temel bir yönü, mali tarafsızlığın korunmasıyla olan yakın bağlantısında yatmaktadır. Mali tarafsızlık, vergi mevzuatının, genel sistemin işlevselliğine dayanan zorlayıcı bir gerekçe olmadığı sürece, bir ekonomik faaliyet biçimini diğerine göre dezavantajlı duruma düşürmemesini gerektirir. Avrupa Adalet Divanı, bir kuralın tutarlılığı koruyup korumadığını veya bozup bozmadığını incelerken, verilen vergi avantajı ile uygulanan vergi yükü arasında doğrudan bir bağlantı olup olmadığını değerlendirir. Diyelim ki bir devlet, yerleşik olmayanlara belirli avantajları reddetmenin, vergi rejiminin tüm yapısını baltalamamak için gerekli olduğunu gösterebilir. Bu durumda, tutarlılık meşru bir savunma olarak hizmet edebilir.
Örneğin, Bachmann davasında Belçika hükümeti, seçici vergi kurallarının, sigorta primlerinin (matrahtan) indirilebilirliği ile sigorta gelirlerinin daha sonraki vergilendirilmesi arasında rasyonel bir ilişkiyi korumak için gerekli olduğunu savunmuştur. Avrupa Adalet Divanı’nın tutarlılığı geçerli bir gerekçe olarak nihai olarak tanıması, bir Üye Devletin vergi kurallarının, kurallar orantılı ve devletin vergi sisteminin tekdüze uygulanmasını sürdürmek için kesinlikle gerekli ise, Avrupa Birliği hukuku kapsamındaki itirazlardan korunabileceği anlamına gelir. Esasen, bu gerekçede, belirli bir önlem alınmadığı takdirde vergi sisteminin dengesizliklerle, çifte indirimlerle veya gelir tabanının aşınmasıyla karşı karşıya kalabileceği öne sürülmektedir.
Uluslararası vergi planlamasında ise, tutarlılık ilkesi, devletlerin vergi mevzuatını savunmaları için bir kalkan ve bir bakış açısı görevi görürken, çokuluslu kuruluşlar için de sınır ötesi faaliyetlerde yol gösterici bir rol oynar. Birden fazla yargı alanında faaliyet gösteren şirketler, belirli sınır ötesi senaryoların eşdeğer yerel senaryolardan farklı şekilde ele alınması durumunda bile, bu önlemlerin vergi sisteminin doğal yapısından kaynaklanıyorsa geçerli sayılabileceğinin farkında olmalıdır. Tutarlılık ve mali egemenlik kavramı arasındaki etkileşim, devletlerin Avrupa Birliği iç pazarının daha geniş ilkelerine saygı duyarken, politika tercihlerini yansıtan vergi kuralları tasarlayabilmelerini sağlar.
Ancak bu gerekçe sınırsız değildir. Tutarlı ve orantılı bir şekilde uygulanmalıdır; yani önlem, vergi sisteminin tutarlılığını korumak için gerekli olanın ötesine geçmemelidir. Mahkeme, aynı amaca ulaşmak için daha az kısıtlayıcı alternatiflerin olup olmadığını genellikle inceleyecektir. Bu nedenle, tutarlılık, kuralların dikkatli ve metodik bir şekilde tasarlanmasını ve her vergi unsurunun nasıl bir araya geldiğinin şeffaf bir şekilde gösterilmesini gerektirir ki; böylece faydalar ve yükler tamamlayıcı bir şekilde dağıtılır.
Sonuç
Bu çalışmada genel olarak vergi ve vergilendirme kavramları üzerinde durulmuş ve vergilendirmenin genel ilkeleri ayrıntılı olarak açıklanmaya çalışılmıştır.
Dipnotlar:
* Bu çalışmada yer alan görüşler yazarına ait olup yazarın çalıştığı kurumu bağlamaz, yazarın çalıştığı kurum veya göreviyle ilişki kurulmak suretiyle kullanılamaz. Çalışmadaki tüm hatalar, kusurlar, noksanlıklar ve eksiklikler yazarına aittir. Bu çalışmada yer alan bilgiler yalnızca bilgilendirme amaçlıdır ve herhangi bir konuda hukuki, finansal ve/veya vergi amaçlı tavsiye olarak yorumlanmamalıdır.
Finansal Destek: Bu çalışmanın yazarı Yavuz Akbulak, bu çalışmanın araştırılması, yazarlığı veya yayınlanması için herhangi bir finansal destek almamıştır.
Yazarın Katkısı: Bu çalışma yalnızca yazar tarafından hazırlanmıştır.
Çıkar Çatışması/Ortak Çıkar Beyanı: Yazar, çalışmanın içeriğiyle ilgili herhangi bir çıkar çatışması olmadığını beyan eder.
Yapay Zekâ Kullanımı: Yazar, bu çalışmanın oluşturulmasında hiçbir yapay zekâ aracı kullanılmadığını beyan eder.
[1] Vergiler çeşitli biçimlerde gelir ve ayrıca gümrük vergisi, harç, tarife ve ücret gibi farklı isimlerle de bilinir. ‘Vergi’ kelimesinin İngilizcedeki etimolojisi, değerlendirmek, tahmin etmek veya ölçmek anlamına gelen Latince “taxare” kelimesine kadar izlenebilir.
[2] Bkz. “Taxation Principles and Theory, Chapter 1, Oxford University Press, < https://www.oup.com.au/__data/assets/pdf_file/0022/133366/BarkoczyFTL11e_9780190318512_sample.pdf > Erişim Tarihi: 29 Aralık 2025”.
[3] Bkz. “Taxation Principles and Theory, Chapter 1, Oxford University Press, < https://www.oup.com.au/__data/assets/pdf_file/0022/133366/BarkoczyFTL11e_9780190318512_sample.pdf > Erişim Tarihi: 29 Aralık 2025”.
[4] Bkz. “Canons of Taxation, Equity and Equality, Inter-American Center of Tax Administrations, < https://www.ciat.org/principios-de-la-tributacion-equidad-e-igualdad/?lang=en > Erişim Tarihi: 29 Aralık 2025”.
[5] Bu bölümde yararlanılan başlıca kaynaklar şunlardır:
- George L. Salis, A Brief Introduction to the Principle of Tax Equity, International Academy of Business and Financial Management, 13 August, 2007, < https://www.iabfm.org/iafm-article.php?id=214&cat=2 > Erişim Tarihi: 29 Aralık 2025.
- Principles of taxation, Britannica, < https://www.britannica.com/money/taxation/The-benefit-principle > Erişim Tarihi: 29 Aralık 2025.
- Canons of Taxation, Equity and Equality, Inter-American Center of Tax Administrations, < https://www.ciat.org/principios-de-la-tributacion-equidad-e-igualdad/?lang=en > Erişim Tarihi: 29 Aralık 2025.
- Yashaswini Naidu, Equity in Taxation: Principles of Fair Tax Systems, TaxGuru, 18 Mar 2025, < https://taxguru.in/corporate-law/equity-taxation-principles-fair-tax-systems.html > Erişim Tarihi: 29 Aralık 2025.
- [6] İngilizcede “eşitlik” terimi Latince “æquitas” kelimesinden türemiştir. Bu kavram adalet, eşitlik ve hakkaniyet anlamına gelir. Eşitlik, çeşitli gelişmiş medeniyetlerde her zaman bir biçimde var olmuş olsa da, Batı’da ilk olarak antik Yunan’da fark edilmiş ve çok daha sonra Romalılar tarafından Yunanistan’ı işgal ettikleri dönemde benimsenmiştir. Roma hukukuna ve büyük Roma Hukuku külliyatına (Corpus Juris Civilis) girdiğinde, “æquitas” veya eşitlik kavramı, Yunanlıların birkaç aksiyom ve kuralının ötesinde bir hukuk külliyatı olarak gelişmeye başlamıştır. Greko-Roma eşitlik ideali, esnekliği ve ortak adaleti temsil ediyordu; hukukta ahlaktan, doğal haktan ve akıldan kaynaklanan adaletti. Katı bir hukuk kuralları sisteminde vicdan ve aklın erdemlerini örnekliyordu. Sonuç olarak, hakkaniyet ilkesi, adaletsizlikleri veya katı hukuk doktrinlerine yerleşmiş “adaletsizlikleri” önlemek ve bu kuralların yarattığı zorlukları hafifletmek amacıyla (bugün bile) mahkemelerde sıklıkla başvurulan merhamet, bağışlama ve adalet ilkesine evrilmiştir. Normandiya Dükü William 1066 yılında İngiltere’yi işgal ettiğinde, o dönemde Kilise tarafından uygulanan ve Roma Hukuku’nun adalet anlayışını koruyan hukuk sisteminin bir parçası olarak adalet ilkesini de İngiltere’ye getirmiştir. Böylece, merhamet, adalet ve hakkaniyet idealine dayalı, takdir yetkisinin olağanüstü bir uygulaması olarak eşitlik/adalet ilkesi, ilk olarak İngiliz yargıçları tarafından müşterek hukukun erken ve oluşum yıllarında kullanılan bir yöntem haline geldiğinde ortaya çıkmıştır. 14. ve 15. yüzyıllarda, müşterek hukuk mahkemeleri kurallarını, çözüm yollarını ve prosedürlerini kültürlerinin artan ihtiyaçlarına esnek bir şekilde uyarlamış ve davacılar genellikle hukuk ve yasal kurallardaki uyarlamaları ve değişiklikleri haklı çıkarmak için eski adalet kavramına, yani adalet ve akla başvurmuştur. Müşterek hukuk mahkemelerindeki bu uygulama zamanla azalmış ve daha sonra “adalete” dayalı bir prosedür ve özel çözüm yolları sistemi uygulayan “Şansölye” mahkemesi adı verilen özel bir adalet mahkemesinin kurulmasını teşvik etmiştir. Bu durum, müşterek hukuk mahkemelerinin yasal kuralları, çözüm yolları ve prosedürleri sisteminin tam tersiydi. Bunlara Şansölye mahkemeleri denirdi, çünkü Şansölye, Kral veya Kraliçe’den sonra Kraliyetin en önemli bakanıydı. Bugün de, Lord Şansölyesi belki de Başbakan ve Kral’dan sonra Britanya’nın en güçlü bakanıdır. Ulusun yargı politikasından sorumludur, yargının başıdır, Lordlar Kamarası’nın yasama üyesidir, Başbakanın Kabinesinde yer alır ve Birleşik Krallık’ın (ve Commonwealth Özel Konseyi’nin) en yüksek mahkemesi olan Lordlar Kamarası Yargı Komitesi’nin başıdır. [Kaynak: “George L. Salis, A Brief Introduction to the Principle of Tax Equity, International Academy of Business and Financial Management, 13 August, 2007, < https://www.iabfm.org/iafm-article.php?id=214&cat=2 > Erişim Tarihi: 29 Aralık 2025”].
[7] Bir başka açıdan, katkıda bulunma kapasitesi açısından eşitlik genellikle iki anlamda ele alınır: dikey ve yatay. “Yatay” kavramı, katkıda bulunma kapasitesi açısından benzer durumda olanların aynı miktarda vergi ödemesi gerektiği anlamına gelir. Bu nedenle, verginin “kişisel” olması, yani vergi mükellefinin genel kapasitesini dikkate alması, yani “küresel” olması önemlidir. “Dikey” kavramı ise, katkıda bulunma kapasitesi açısından farklı seviyelerde olan kişilerin farklı şekilde vergilendirilmesi gerektiği anlamına gelir. Bu nedenle, vergi matrahındaki artışla orantılı olarak daha fazla artan vergi oranının kullanıldığı artan oranlı (müterakki) vergilendirme esastır. Bu, gelirin artmasıyla vergi ödemek için gerekli gelir oranının azaldığı regresif vergilendirmenin tam tersidir. Artan oranlılık sadece vergi oranları ölçeğinin yapısıyla değil, aynı zamanda vergilendirilmeyen asgari tutarlarla (vergi mükellefi için asgari geçim düzeyi) da sağlanır.
[8] Bu bölümde yararlanılan başlıca kaynaklar şunlardır:
- Efficiency, Australia’s tax mix, Parliamentary Budget Office, 14 November 2024, < https://www.pbo.gov.au/about-budgets/budget-insights/budget-explainers/tax-mix/characteristics-different-taxes/efficiency > Erişim Tarihi: 29 Aralık 2025.
- Ruud De Mooij and Michael Keen, Taxing Principles, Making the best of a necessary evil, Finance and Development, International Monetary Fund, < https://www.imf.org/external/pubs/ft/fandd/basics/pdf/demooji-tax-in-practice.pdf > Erişim Tarihi: 29 Aralık 2025.
- Alan J. Auerbach, James R. Hines Jr., Chapter 21 – Taxation and Economic Efficiency, < https://www.sciencedirect.com/science/chapter/handbook/abs/pii/S1573442002800258 > Erişim Tarihi: 29 Aralık 2025.
[9] Düzeltici vergiler genellikle iki amaçtan birini gerçekleştirmek için kullanılır: istenmeyen davranışları caydırmak ve/veya bireylerin davranışlarının maliyetlerini dikkate almalarını sağlamak. Düzeltici vergilerin bu amaçlara ulaşmada etkili olup olmadığını değerlendirirken, politika yapıcıların bunların etkinliğini diğer mevcut politika araçlarına göre değerlendirmeleri gerekir. Düzeltici vergilerin nispeten daha etkili olduğu durumlarda bile, politika yapıcıların amaçlarına ulaşmak için hangi seviyede belirlemeleri gerektiğini bilmeleri zor olabilir. Politika yapıcılar ayrıca düzeltici vergilerin uygulanmasının faydalarının maliyetlerinden daha ağır basıp basmadığını da değerlendirmelidir. Birçok ülkede iki ana tür düzeltici vergi bulunmaktadır: alkol tüketim vergisi ve tütün tüketim vergisi. Birkaç başka ülke de yakın zamanda üçüncü bir tür vergi uygulamaya koymuştur: özellikle şekerli içecekler olmak üzere şeker ürünlerine uygulanan vergiler. Alkol, tütün ve şeker ürünlerine uygulanan vergilerin faydalarını değerlendirmek, bu ürünlerin fizyolojik etkilerinin derinlemesine anlaşılmasını gerektirir. Araştırmalar, hem tütün tüketim vergisinin hem de alkol tüketim vergisinin zararlı davranışları caydırmada etkili olma olasılığının yüksek olduğunu göstermektedir. Bununla birlikte, mevcut seviyelerinde bu vergilerin bireylerin davranışlarının tüm maliyetleriyle yüzleşmesini sağlayıp sağlamadığı konusunda çok az fikir birliği vardır. Tütün tüketim vergisinin bunu sağladığı muhtemeldir, ancak alkol tüketim vergisi için durum daha az açıktır. Son maliyet-fayda analizi, alkol tüketim vergisindeki artışların topluma net faydalar sağlayabileceğini öne sürmektedir, ancak içicilerin fiyat duyarlılığına ilişkin bulguları diğer çalışmalardaki bulgulardan farklılık göstermektedir. Şekerli içeceklere uygulanan vergilerin etkinliği konusunda ise, alkol ve tütüne uygulanan vergilere kıyasla daha az kesinlik bulunmaktadır. Ayrıca, politika yapıcıların hedeflerine ulaşmak için şekerli içeceklere uygulanan vergilerin hangi seviyede belirlenmesi gerektiğine dair yeterli kanıt da yoktur. Alkol tüketim vergisi hafifçe artan bir vergi gibi görünmektedir. Tütün tüketim vergisinin ise azalan bir vergi olması muhtemeldir. Şekerli içeceklere uygulanan vergilerin ise orta derecede azalan bir vergi olduğu görülmektedir. Düzeltici vergilerin etkisi konusunda daha güvenilir sonuçlara ulaşmak için daha fazla analiz gerekmektedir. Bununla birlikte, söz konusu belirsizlikler göz önüne alındığında, ek araştırma ve kanıtların düzeltici vergilerin uygun uygulaması ve seviyesi konusunda kesin cevaplar vermesi olası değildir; önemli bir yargı unsuru yine de gerekecektir. [Kaynak: “Corrective taxes, Discussion Paper for Session 13 of the Tax Working Group, 6 July 2018, < https://taxworkinggroup.govt.nz/sites/default/files/2018-09/twg-bg-3996870-corrective-taxes.pdf > Erişim Tarihi: 29 Aralık 2025”].
[10] Götürü vergi (lump-sum tax), vergilendirilen kurumun gerçek durumu yerine sabit bir miktara dayalı özel bir vergilendirme yöntemidir. Bu durumda işletmenin sorumluluğunu değiştirecek herhangi bir şey yapması mümkün değildir. Birim başına verginin aksine, götürü verginin boyutu üretim arttıkça artmaz.
[11] Bu bölümde yararlanılan kaynak için bkz. “Principles of taxation, Britannica, < https://www.britannica.com/money/taxation/The-benefit-principle > Erişim Tarihi: 29 Aralık 2025”.
[12] Bu bölümde yararlanılan başlıca kaynaklar şunlardır: